laurana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laurana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2016 Pazartesi

pek hoş bir deneyim değil aslında etrafındaki her şeyin ansızın, çok süratli ve keskin bir şekilde değiştiğini gözlemlemek. seninkileri bilmem ama bendekiler oldukları şeyden de geldikleri halden de oldukça memnunlar. insanların sürekli arayış içinde olmalarını anlamıyorum. bu çok kesin bir yargı oldu. şöyle diyelim, değişime ihtiyaçları yokken değişmeye çalışmalarını anlamıyorum. bu biraz "macera ulan!"cılık. haliyle bu noktada bir problem oluşuyor; sen istesen de istemesen de bu akışa kapılıp gidiyorsun. yani kontrolü sende olmayan bir değişime uğruyorsun. nereye kadar? aktörler değişiyor, evet, günler akıp gidiyor, mevsimler değişiyor, evet. ama nasıl oluyor da hiçbir hissi tam olarak hissetmeden ve asla hiçbirini bir diğerine dokundurmadan böylece durabiliyorsun? üzülüyor ama umursamıyorsun. nasıl? kendi içinde çelişiyorsun. kendine acımıyorsun, etrafındakilere hiç. seni yıpratan şey tam olarak bu değil belki ama en önemlilerinden biri, doğada aç kalmış bir vahşinin çaresizlikle kendinden biraz biraz ısırması gibi. senin yükün elin kolun değil, tam bu yüzden sana acımıyorum.

şimdi en güzel sarhoşluğumu unutmak için her geceyi sarhoş geçiriyor olmam haksızlık değil mi? karşılıksız ve katıksız sevmeyi bana senelerce öğreten insanın artık bu dünyada olmaması haksızlık değil mi? böyle böyle acıyor kendine insan, ama bunlar gerekli değil. böyle düşününce ortada bir hak durumu da yok. sadece olmasını istediklerimiz ve bizden bağımsız gelişen şartlarda isteklerimizin gerçekleşmemesi var. yaşıyorsak itiraz ediyoruz, ölürsek her şey tertemiz. ne için mücadele ediyoruz? hadi bırakıp gidene sevdirelim seni yeniden, o tümörleri yok edelim, hadi geri alalım tüm zamanları. sen olması gereken bu de, ama ben buna suyu çiğnemek derim.

hayatın boyunca oluşturmak istediğin tüm şeylerin kıyısında gezinirken canını bu denli sıkan şey, bir çoğundan aslında o kadar da emin olamayışın. ya da belki korkuların. umursamadığını söylediğin tüm o insanlara duyduğun kızgınlık. bilemiyorum. benim oluşturmaya çalıştığım her şey çürük bir bardak gibi elimde paralandı, içindeki su boşaldı. zaten boşluğun doğası büyümek. insanoğlunun görüp görebileceği en esnek şey, en kaliteli lastik, ya da adına ne dersen, içine doldurduğunu sandığın her şeyle birlikte genişlemeye devam ediyor. insanın kendisini tanımasından daha acıklı bir şey varsa, o da bile isteye lastiğini esnetmeye devam etmesidir.

taşları suyla yıkamam gerektiğine inandığım zamanlardan sonra artık tutacak bir sırrım yok.

18 Mart 2013 Pazartesi


“…
kendi hayatınızı anlatmaya başlarken kullanılacak en güzel girişti belki de bu.
‘kar yağmıyordu. şaşırdım. halbuki, bir mucize oluyormuş, bunu da sadece bazılarımız görüyormuş gibi uyanmama sevinebilirdim.’

bir sabah bir şey olur. çok ufak bir şey. kafanızın içinde. çok ufak bir boşluk. uyanamazsınız. gözünüzü açamazsınız yeni başlayan güne.


bir sabah bir şey olur. çok ufak bir şey. oluşumu ani, etkisi insan ömrü.

-bu nasıl ufak kaptan?-

damarlarınızdan içeri süzülenleri izlerken bulursunuz kendinizi. sinirlerinize sızan bir miktar radyasyonla. kulağınıza dolan ritmik mekanik seslerle. zaman sonra, teninizin altına kendi elinizle itelediğiniz yüzlerce rutinle.

gecenin 4ünde sıçrayarak uyandığınız uykularınız olur zamanla. bir bıçak saplanır gibi. bir kurşun girer gibi içinize, aslında bunların hiçbirini gerçekten yaşamamışken.

-bilmiyorum. herhangi bir şeyin nedenini bilmeden yaşayamayan birine, nedenini de sonucunu da sonunu da asla öğrenemeyeceği bir nefes alma biçiminin bahşedilmesi; ironiye örnek olarak hayat bilgisi kitaplarında işlenesi cinsten bir olay. yani sanırım.-

aylarca sabretmenin sizi getirdiği noktayı söyleyeyim; sabırsızlık. tahammüle takatiniz sıfırlanır. diğer tüm organlarınızla birlikte. en çok da içiniz. içiniz var ya hani… normalde standartın birkaç tık üzerinde olan anlayışınızı yerin 7 kat dibinde bulursunuz. -mesela her 50 saplamada 1 kat daha aşağı. hadi matematikçilik oynayalım, başka türlü zaman geçmez kaptan!-


-bir şey, aynı anda hem iyileştirip hem nasıl böylesine bitirir bir insanı?-

tek bir, en sevdiğiniz bir, insanın gününü kötü edebilecek kadar bencilleştiğinizi gördüğünüz yerden kafanızı çevirip dehşetle bakarsınız hayata gönderiliş amacınızın insanları güldürmek olduğunu düşündüğünüz anlara. tüm olanları ‘tek bir’in üzerine yıkmamak adına verdiğiniz vicdan içerikli savaşı hesaba yazdırırsınız üstelik. kendinize borçlanırsınız.


-intihara meyil hissettiğinizde lütfen doktorunuza başvurunuz.-

bir sabah bir şey oldu. çok ufak bir şey. kör oldum. kırıldım. çok kırdım. kör kaldım. bir şey oldu. tek bir. bu son-du. bu son. bu; dünyanın en kötü şeyi değil ama dünyamın en kötü şeyi. bu yüzden gidiyorum.”

30 Ekim 2012 Salı




tarihini hatırlamıyorum, hipokrat yeminini tersten okumuş bir adam çıkıyor televizyona. ‘ciltteki lekelerin büyük çoğunluğu aknelerle oynandığı için oluşuyor. kılcal damarları çok zedeliyoruz sayın seyirciler, yapmayalım!’ insanoğlunun en sevdiği uğraş, daha kabuğun altına yeni deri yerleşmeden onu kaldırıp kendini kanatmakken bu laf dünya tıp tarihindeki tüm hekimlere olan inancımı yerin dibine sokuyor.
kafamı çevirip dışarı bakıyorum. fonda ‘gılı döndü diye öleceğ dedileedi seneler evvelcesi de tohtor bey gurdarıveedi’ cümlesinin sonunu boğan alkışlar var. bulutlar da var. bulutlar, rüzgarın iteklemesiyle günün hızlı çekiminin yayınlandığı bir belgeseli izletiyorlar. sağ olsunlar. aynı günü iki kere yaşıyorum.

-bulutları çok zedeliyoruz sayın yaşayanlar, yapmayalım!-

ben neyim?
ben laurana’yım, 100 yılda bir ruhu bir ölümlüye bahşedilen
ben feyza’yım, sanırım 21 yaşındayım
ben zübeyde’yim, aynı isimli hastanede doğduğum diğer milyonlarlarca bebekle aynı göbek adına mecbur bırakılmış ama henüz kendini tamamlamamış bir oluşumdayım.
ben nazım’ın vera’sıyım
ben bülent’in pencere önü çiçeğiyim
ben bir çocukluğun en havaleli ama en kıymetli yarasıyım
ben en uzun nadasım
tüm bunlar diyorum sevgilim
tüm bunlar, psikolojinin ilmi hitaplarına karşı çıkarcasına, bir karakter bozukluğundan değildir.
kimliksizim.
sevgilim, tüm sınıflandırmaları sırtından bıçakla
beni anla
bu bizi rasyonelleştirir

ben yüzü hatırlanmayan bir abinin omzunda bırakılmış masumiyetim
ben bir berber usturasının kesmeyen o kör yüzüyüm
ben bir tren garıyım
ben şehrin en ücra köşesindeki durağım
tüm bunlar diyorum
tüm bunlar sevgilim, tüm somut kavramcılara kafa tutarcasına, maddeleşmek değildir.
yersizim.
sevgilim, tüm otobüslerin arkasından el salla
beni ağla
bu bizi biraz sakinleştirir.

-vagonları çok zedeliyoruz sayın yolcular, yapmayalım!-

ben özerkliğini ilan edememiş, ama senin coğrafyasına teğet geçme ihtimalinin hep beklendiği o başıboş ülkeyim.
sevgilim
seni başkent ilan ediyorum!

6 Temmuz 2012 Cuma


çok olmaya başladım. çok. parçalanarak. daha da bölünerek. amip gibi. içimde yetiştirdiğime eşlik eden diğerleri. kesiklerimden memnun değilim. ve onlardan. hayal meyal hatırlıyorum, yine tek değildim, ama huzursuz da değildim. onları sevmiyorum. ve kırmızıyı. kırılma noktalarıma çarpanların düştüğü boşluğu izleyen vicdanımı. ve kara deliklerimi. unutuşlarım, alzheimerın kapılarını zorluyor iri kütüklerle vura vura. savaşıyorum. mızrakları sevmiyorum. hedefini şaşıran okları ve zihnimle eş zamanlı parçalanan tüm kalkanları.
yazamıyorum.
sadece bakıyorum.
izliyorum.
topluma dayanan surları, zamanda sıkışan toplumu, göğe akan kendimi.
yapamıyorum.
kendimi sevmiyorum.
hatırlayamıyorum.
unutamıyorum.
sadece bir sigara daha…

6 Haziran 2012 Çarşamba


“pencerenin kenarındaki koltuğa oturup dışarıyı seyrediyordu. bugün, yağmurun dördüncü günüydü. yakalanıp da kırılmasıysa ikincisinde olmuştu. ıslak, kirli, mazgalları ve kanalizasyonları taşırarak zaten sevmediği bu şehirde sürekli arıza çıkarıp ondan iyice soğumasına sebep olan, artık arkasında gökkuşağını getirmeye üşenen bu yağmuru sevmiyordu. sarılınca sevgisizliğini giderebileceğini düşünerek mi bilinmez, bir yastık aldı yanıbaşından kucağına.


tek kolunu koltuğun başına, çenesini de kolunun üzerine koydu. çocukken de böyle yapardı. içi geçmiş bir mahallenin en tenha sokağında otururlardı. zifir çıkmazıydı. damla düşer düşmez kesilen elektrikleri kazanca dönüştürmek düşüncesiyle uykuya dalındığı zamanlar, o, yorganının altından yağmurla gelen kalabalığı dinlerdi ve bir sonraki şimşeği beklerdi odasını aydınlatıp kendisini yeni hayallere götürmesi için.


belki de sırf bu yüzden severdi. korkacak hiçbir şeyi olmayan bir çocuk, kaybedecek herhangi bir şeyi olmayan. şimdiyse, yıldırımlarla beraber tüm gök gürültülerini de içine çekip yok edebilecek bir paratonerin icadı için duadaydı. yıllarla uçan masumluğunu hatırlayınca içini kaplayan utancın tarifini yapabilmenin imkansızlığını fark edince sıyrıldı daldığı kuyudan. ayağa kalktı. açık kalan televizyonda; 60 yaşında, evi, arabası, düzenli emekli maaşı olan talibini karşısına alıp konuşan, nazlanan bir kız çocuğu vardı. utancı gırtlağına dayandı. anladığı fakat anlamlandıramadığı birçoğuna eklendi bu da. büyümek çok saçmaydı. her gün evden çıkarken unutulmaması için uğruna binbir tembih dökülen şemsiyeyi kapının arkasında bırakarak çıktı sokağa. zifir çıkmazından çok uzaktaydı artık ama yıllar sonra masumiyete ilk defa bu kadar yakındı.


bir çocuğun elinden tuttu, kıvırcık saçlı ve mağrur. yüzü hayli tanıdık. ‘bir oğlum olursa, lütfen, sana benzesin’ dedi.


‘bak. yani şimdi yağmur her şeyi temizleyecek.’”





15 Nisan 2012 Pazar

nasıl başlaması gerektiğini bilmediğim bir sondan bakıyorum sana.
sana, beni kırdığın her yerden bakıyorum
açık bıraktığın her pencereden


-içim dışım cereyan be adam-


yatağımın kenarında sarılıp da oturduğum dizlerimin, aklımdan daha yakın olduğunu hissettiğim anlarım var benim.


-şu dumanı en azından azaltmanı ne çok istemiştim oysaki-


burası uzun zamandır böyle karanlık mı?
bilmiyorum.
ne zamandır seni görmediğim bi uyku uyumadım?
bilmiyorum.
oradaki sandalyede oturan sen misin?
ölmek için illa nefes almıyor olmak mı gerekir dersin?
ciğerim koca bi sigara ağrısı
ya da nefes almak yeter mi yaşamak için?
peki kanınla bulaşan bir emperyalizmi bile kabullenebilir miydim?
hadi bunu geçtim
ya onlar
tutamadığım ellerin mi?
kendi sesimi bile ne kadardır duymamışken bu lütfu sana bağışlar mıyım bir gün?
bilmiyorum.


-bu kadar çok şeyi bilmemek daha çok yoruyormuş insanı-


beş ay soluksuz kar yağdı gözlerinin değmediği bir şehre
şimdi 'bak' desem, ne farkeder ki?
yerin yedi kat altında yedi kere tomurcuklandı açelya yollar böylesine uzadığından beri.
şimdi 'gel' desem, ne farkeder ki?
mevsimi geçmiş içimden kuşlar göçüyor
içim göçüyor


-biraz özle be adam-


bir cinayet romanının baş kahramanlarıydık biz seninle;
saplantılı/umursamaz/kurnaz/endişeli/titiz/naif
sırası önemli değil
taşlayacak şeytan ararken kendimize
öldük
öldürüldük
yedi ayrı yerinden bıçakladın hafızamı, bıraktığım her yoldan bulup buluşturup ekleyip birbirine parçalarımı sana getirmişken.
hem yağmur dursun istemedim ki ben, arkasında, sol avcunun içinde saklarken küçük çocuklar gibi toprak kokusunu.
ama adımın söylendiği bu yere de ait değilim ben.
sadece
geri dönene kadar
bu ömre teyelliyim


vesselam..

17 Mart 2012 Cumartesi

geceden giden/1

"
02:17
oturma odasının sol duvarına dayalı kanepede uyuyakalmış öylece 
daha da üşümesin diye üzerine yığılmış 2-3 battaniye içinden -zaten zayıf olan- nefes alışverişini seyretmekten başka bir şey gelmiyor şu an elimden.
bu zor
bu çok zor..
kalkıp öpüyorum alnından usulca
uykusu, hiç istifini bozmadan devam ediyor yoluna.
öpüyorum
çünkü sadece uyurken alıyorum en güzel tepkiyi sevgime.
öpüyorum
çünkü tıp okumamış olsam da bilirim vücutta sıcaklığa en duyarlı yerlerden birinin dudaklar olduğunu.
öpüyorum ateşini
usulca
düşmüyor..


*


03:42
karanlığa dayanmak zor
karanlığa dayanmak sıkıcı iş yapacak başka şeyin yoksa düşünmek ve beklemek dışında.
kanepenin başucunda duran, çocukluğumdan beri 70lerden kalma bir şapkadan yapıldığını düşündüğüm, lambayı açmak en mantıklısı sanırım.
yoksa birinden birinde boğulmak işten bile sayılmayacak bu saatte bu şehirde.
yüzünün şu cılız ışıktaki gereğinden yorgun kıvrımlarını görmek daha can sıkıcı oldu karanlıktan ya, neyse..


-böyle dediğime de bakma sen, görmeden de edemem, bilirsin.-
bilirsin elimi koyacağım yeri nasıl şaşırırım yokluğunda, nasıl nefes alamam sensiz, sensiz nasıl yapamam bilirsin.
tüm ağzıma sıçışların bundan.
ben de bunu bilirim.


*


4:21
sabaha az kaldı.
arada tuhaf sesler çıkarmaya başladığı an, arada bana da uğrayan uykuyu dağıtıveriyor.
kucağımda uyuttuğum -sene var ki her gece böyle uyuyakalırız birlikte, benle oluşu hep bu yüzden- kitabımı bırakıp kalkıyorum
kalkıp öpüyorum alnından usulca
uykusu, hiç istifini bozmadan devam ediyor yoluna
öpüyorum
çünkü sadece uyurken alıyorum en güzel tepkiyi sevgime.
eğer dudaklarım beni yanıltmıyorsa, düşen bir ateş var ortada.
nefes alıyorum
nefes alıyor
verişini dinlemek için göğsüne yatıyorum
sanki elimi daldırsam çocukluğum..
konuşuyorum
beni duymadığından emin olduğum anlarda yaptığım gibi
uyurken
konuşuyorum
çünkü biliyorum, bilinci açıkken böyle şeyler konuşulmaz pek kendisiyle..


'onu özlüyorum anne
onu çok özlüyorum..
sabah sana bağırdığım için özür dilerim
ama ne yapayım
bastıramıyorum
söyleyemediğim her söz öylesine kağıt kesiğiyken hala içeride
öylesine inatla kapanmazken
konuşmayı henüz öğrenememiş bebekler gibi derdini anlatabilmek adına çığlık çığlığa ağlayıp bağıracak kadar ilkelleşen ruhumu bastıramıyorum.
kafasından iteleyip geldiği yere doğru sokuşturmayı beceremiyorum
doğum gibi biraz
illa ki çıkacak!
affet..
affet, onu özlüyorum anne
onu çok özlüyorum
gördüğüm rüya sayısını unutmuşken
bir an görsem karşımda, hepsi teker teker -uzun metrajlılara meydan okurcasına- canlanacaklar sanki.
aslında sorun şu ki; herhangi birini alelade bir gecede görüp de sabah uyandığımda bunu kendisine anlatabiliyorken
her gece onu görüp ona anlatamamak, filmde kopmanın gerçekleştiği yer sanırım.


her sabaha farklı uyanıp yaptığım tek işin -tek aynı işin- yaşamaya devam ediyormuş gibi rol kesmek olması çok can sıkıcı.
bütün gece seni beklerken bana eşlik eden karanlıktan da sıkıcı.'


*


5:51
gecenin rengi kırıldı iyiden iyiye
'özlüyorum anne
çok..
dayanabilmek adına 'ailemizin geleneksel genetiksel kadın gücü'nden istiyorum biraz.
imkansız mı?
ha bi de sabah erkenden ayırıp koynundan ayıltma beni
olmaz mı?
yani..
çünkü ben sadece..
onu..' "



29 Şubat 2012 Çarşamba

savaş sırası/sonrası - mektuplar

"Tanis' e


sebebini hep çok iyi bildiğim ama hiçbir zaman dimağımda anlam kazanamayan bir savaş uğruna gittiğin günden beri yazdığım onca mektuptan sadece biri şu an okuduğun.
eline geçtiyse tabi eğer.
gözün, değmeye cesaret edebildiyse
uzak da olsa bir şehirde atan bir kalbin varsa hala..
-sahi kalbin var mıydı senin?-


yüklediğim bütün anlamları geri alma isteği var son günlerde içimde
biriktirdiğim çok sabır var, dinlediğim çok şarkı.
içimde; elimi daldırınca ulaşıp seni sökmeye başlayabileceğim o ilmeği arama telaşı var, gülüşünü anımsayınca sakinleşen ve bununla doğan peşine takılma isteği.
içimde, başımı alıp gitmeler var.
aylarca, gece gündüz demeden bir yerlere gitmek
hiç var olmayacağım bir yere..
ne acıkayım, ne yorulayım
içime binlerce şarkı sığdırayım
yağmur yağsın, ben ıslanmayayım.
dağılan tüm anılardan, biriktiremediğim nefeslerinden ve daha nicelerinden bir sal yapayım denizi olmayan bu ülkede, yeni herhangi bir yere gidememek için.


içimde demlediğim bir hüzün var
ve verandada çayıma eşlik eden bir şarkı; 
'sana ihtiyacım olduğunda neredesin.. orada mısın?'(*)


yürüyemediğimiz bir nehrin kıyısından sesleniyorum şimdi sana
denedik ve kaybettik
-su durdu-
öyle uzaktan
gerçeği, sevgiye tercih ederek..
şimdi söyleyemediğim sözler var çiğnemeden yutulan lokma gibi takılı boğazıma.
olan ve olacak olan çok şey var.
kayboluşlarım
kaçışlarım var.
vazgeçemeyişlerim.
öyle alev alıp sönerken,
öyle sevip öyle nefret ederken,
öyle karmakarışıkken..
yeni bir güne başlayabilmek üzere uyuduğum çok gece var
umudumu kaybetmemeyi denediğim, yaşamaya dair
'böyle devam edersen, ölürsün' diyorlar ya, son bir kere daha görmeden gözlerinden kendi hüznümü; asla!
nefes almaktan başka çarem yok
ve yapacak işim de.


bekliyorum Tanis,
ben hala Kitiara'yı gömmeni bekliyorum, en kutsal ölülere duyulabilecek ama en hakedilmeyen saygıyla.
15 yıl sonra kollarına ölmeyi bekliyorum.
gel, yüz yıl sonraya üfle ruhumu..


                                    Laurana


..."

(*)http://fizy.com/#s/1bjrx1

21 Şubat 2012 Salı





önünde buldu zarfı. açtı.






"ah hayır, umduğundan farklı olarak edebi içeriksiz bi mektup olacak bu.
sadece 7 parça.
ama bundan sonra adın gece'dir adam.
onun kadar karanlık, kalabalık, kelimeleri hep içine, yalnız..


ne demiş cemal süreya: 'sayın tanrıya kalırsa seninle yatmak günah'
sanırım aynı tanrıya kurban sunuyoruz biz kendimizi, çünkü benim tanrıma göre de seni sevmek yasak.
ama adem nasıl yediyse o meyveyi cennetten kovulma pahasına
sanırım ben de öyle bi halt yiyorum
her gün yiyorum
her sabah gözümü açtığımdan her gece zıbarana kadar
allah ne verdiyse
her öğün yiyorum


-iyibok yiyorum!-




I


"gece, bu sana armağandır;
an itibarıyla başımda dönüp duran çakır keyfi kuyruğundan yakalayıp önüne koyuyorum, senin bana bahşettiğin gidişlerinden daha manidar bi hediye olmadığı için özür dileyerek.
ve özür dileyerek başımdan.


(sanırım son zamanlarda en çok yaptığım iş oldu özürler, aflar. 
vicdanım hafiflesin diye değil. 
kendimi kendime bağışlatmam lazım, hepsi bu.)


özür dilerim, seni bekleyerek geçirdiğim zamanımdan ve bekleyerek geçireceğim geleceğimden.
özür dilerim, karşıma çıktıklarından sonraki ikinci görüşmede adlarını anımsamak istemeyerek senin adınla sesleneceğim her adamdan.
özür dilerim kulaklarımdan, kazım koyuncu'nun, cem kısmet'in seslerinin üzerine seninkini kaydettiğim için.


-hayır, kafam bi kaset değil. en azından şimdilik. yani başa sarmaya başlamadığı sürece-


varlığından sana hiç bahsetmediğim pencere önü çiçeğimden de özür dilerim.
bi film vardı, hatırlıyorum. bilirsin sen. neydi adı?
neyse ne..
onun gibi, oradaki gibi..
bi kaybın ardından yas tutar mı beyaz?
kök salar mı peki gömüldüğü yerde?
mathilda unutur mu leon'u?
uzatır mı saçlarını dersin?
sigarayı bırakamayacağına dair iddiaya girelim hadi!


-senin bana veremediğin cevaplarını seveyim be.-"








II


"bana borçlusun gece; uyku borçlusun, hayal borçlusun, kelime borçlusun, çok yaş borçlusun, zaman borçlusun, özür borçlusun.
sanırım sana bi duyun-u umumiye kurmalı. 
ya da vazgeçtim ben bu işten. neticede iktisad ve ekonomiden anlayan ben değilim.
hem her şeyi yazdığım bu defterin üzerinde sigaralarımı söndürmekle meşgulüm şu an.
gölgeni çeker misin?"








III


"ben ne zaman mavisi bol hayaller kursam insanlar bu şehri terk eder.
ama bi insan gelemediği bi şehri terk edebilir mi?
hayır.
o halde sanırım yine elde var sıfır.
bu daha ziyade 'olmayana ergi' gibi oldu.
yani biz buna matematikte 'olmayanı varmış gibi gösterip olanı ortaya çıkarma çabası' diyoruz.
demek ki neymiş; 'beni seviyormuşsun gibi düşünmek' ispatımızın başlangıcı.


-seni, beni sevemediğin yerlerinden seveyim be.-"








IV


"şimdi seninle biz aynı adadayız; yarısı gece, yarısı gündüz.
yani hep zıt
yani hep sırt sırta
görüş alanı farklı, mesafesi sıfır.
ama burada hiç gemi yok kaptan!
mahsur kaldık..
sırf bu yüzden, sarfedilen son kelimelerin şerefine, tam 7kere; önce renkli, sonra beyaz!
kirlenmeden gider misin?..


şimdi seninle biz çok şey olsak;
bi japon kızın gidip gelen hafızası olsak mesela
ya da ispanyol yapımı bi hapishaneye düşse yolumuz, hücre no 211.
peki biraz tren garı olsak?
saatte 250 kilometre hızla geri dönse umutlarımız?
ya da öylece bırakıp hiçbir şey olmasak, kaç an daha eksilir ömrümüzden?"








V


"şu fonda çalan şarkılar olmasa da hatırlarım ben seni.
benim olmayışların, benimle olmadığın anlamına gelmez ki.
ama durum özeti yapmak gerekirse; varlığım, yokluğumdan fazla rahatsız ettiği zamanlar giderim ben.
huy işte.
çıkasıca..
ve bu yüzden
ve böylelikle
bir sevmenin daha sonuna geldik.


-biz sona geldik de, gidip de bana dönemediğin şehirlerinden seveyim seni be.-"








VI


"taze fasulyeden meze olur mu adam?
olmaz!
neden?
çünkü kartken, düdüklünün baskısını tatması gerekti vakti zamanında.
o yüzden sofrada yeri yoktur.
adetimiz kurusun.
aslına bakarsak ne geldiyse başımıza bundan geldi
(fasulyeden değil tabi ki, adetten.)


yani aslında hep adettendi ademoğlunun kendine 'en iyi gelmeyen' şeylerle uğraşması
ve hep eski bi alışkanlığın kanıtıydı tırnak aralarındaki kan.
ve aslında hiçkimseyi sevememek kadar kötüydü seni sevmek; ağır ama atlatılması mecburi bir hastalıktı..
iyileşmek isteyip istemediğimi bilmiyorum.."




7.parça?
adam anlar bir parçasının daha eksildiğini
ve anlar aslında ne kadar çoğunu da yanına katıp götürdüğünü.
susar.
çünkü bilir; bazen ilaçtır yalnızlık ve sessizlik..



8 Şubat 2012 Çarşamba





insan sahip olduğu hafızayı sevemez hale gelir kimi zaman.
ya fil olsun, standartın üstüne çıkıp sonsuza kadar yaşasın ister
ya da balık olsun, hepsi birer birer bir anda ölsün.
nankörlük mü?
bence değil.
en azından silinmeye başladığını farkedince..


*


yarı uyur yarı uyanık halde gördüğümüz rüyalarla, sevdiğimiz zamanların uzayda kesiştiğini düşündüğüm anlar yok değil.
mesela; bütün gece -sırf izleyebilmek adına nefesini- uyunamamış bi uykuyla sabahı edip huzurunu yıkamaya kıyamadığın bi gülümseme varken zihinde; bir an sonra, eksilttiği sıvı miktarıyla doğru orantılı olarak şişen bi çift göz görebilir insan aynada.
hüznün bu derece içselleştiğinin tek şahidi!


ya da bazen bi sigara yakıp çıkınca balkona
-ki akşam kızıldır o dakika, mevsim kışa dönmüştür, kara çalmış bi yağmur sonrasıdır biraz-
tanıdık bikaç melodi gelir kulağa yazdan kalma: 'olsun demek de zor artık, çocuk düşlerimiz yok artık..'
son duman rüzgara karışır son notayla birlikte
gözünün önünden gitsin diye, en azından biraz dağılsın diye gözleri yüzünün ortasına basar gibi, basarsın izmariti küllüğe.
şarkı susar
yaz solar
öyle..


*


"hep aynı sahil kenarını görüyorum
hiç gitmediğim, gerçekten var olup olmadığını bile bilmediğim..
sahiden gittik mi oraya?
peki hiç bahsettik mi?
yoksa aklıma koyup da ben mi taşıyorum bizi şehirler ötesine..
hafızamı sevmiyorum.
rüzgar esiyor.
dağılan yalnızlığımı düzeltiyorsun ellerinle
'al' diyorsun, 'bu, senin. ben keşkelerimi anıyorum.'
asırlık bi ağacın budanmadığı için başına buyruk davranıp umarsızca gökyüzüne yayılan yüzlerce dalından biri gibi rüzgara katılıp da kesip kanatmasın diye kulağımın arkasına sıkıştırıyorum topladıklarını, arasına geçmişini de katıp.
kalkıp gidiyorum.
hafızanı sevmiyorum.."


uyanıyorum.


sanırım senin anıların, benim yalnızlığım  artık..



1 Şubat 2012 Çarşamba



ertelemek hayat hırsızlığıdır.
insanoğlu bu suçu severken işliyor en çok.
bazen de göz yumuyor parça parça eksilmeye/eksiltilmeye.
kendine acı çektirmeyi seven yaşam formu!
çıkış yolunu görmekten kaçıyoruz çoğu zaman hepimiz
kendimizce haklı sebeplerimiz, söylenesi sözlerimiz, savunulası düşüncelerimiz, korunulası kişilerimiz var en korunmasız kendimizken.
tuhaf..
kolayı varken zoru seçiyoruz
çıkmaz sokakların sonundaki duvara toslamaktan aldığımız zevki hayattan alamıyoruz.
önümüze serilen dört yol ağızlarını görmek yerine en keskin virajlardan dönüp bodoslama dalıyoruz acıya.
sevmeyi acziyet olarak görüp, rastladığımız yerde selam dahi vermeden geçip gidiyoruz.
halbuki değse; çare olacak..


aslına bakarsak; yolda yürürken, metroda, otobüste, bi alışveriş merkezinde, hastane köşesinde el ele tutuşan yaşlı çiftlerin avcunun içinde senelerdir o.
Quasimodo'nun çirkin kamburunda sakladığı Esmeralda'nın güzel yüzünde asılı.
hatta bazen, bi bedene girmeye ihtiyaç duymadan; ılık bi nisan yağmuru olup ıslatabilir yahut ocağın ortasında yağan karla gelip burnunuzun ucuna konabilir.
ya da bazen Seth(*) misali ölümsüzlüğünü bi kenara bırakıp bi bedene yerleşir; aynı şehir paylaşılmasa da nefesi havaya karışabilir.
maksat, aynı atmosferi paylaşmak.
maksat, yaşamak.


aslına bakarsak; ne birlikte büyüdüklerimiz, ne hırsla tasarlanmış ideallerimiz, ne korkularımız, ne geçmişimiz, ne beyni kemiren bi hastalık engel değil görmeye.
istersek; kilometrelerce sevebiliriz.
istersek..


yani aslına bakarsak işin özü şu;






(*)Seth: Melekler Şehri filminden

8 Ocak 2012 Pazar





şimdi size çok tanıdık bi acıdan bahsedeceğim
üzerinden milyonlarca yıl geçmesine rağmen eskimemiş
habil ile kabilin arasına kan sokan o duygu.


milyar insan var yeryüzünde
ve düşününce milyar farklı kombinasyon
milyar farklı yaşanmışlık;


kimimiz çarpışınca kitapların düşmesiyle karşılaşmışızdır onunla
kimimiz otobüsün birinde yahut cafede oturduğu masada görüp düşmüşüzdür peşine
bazılarımız, aslında hiç niyeti olmamakla beraber aniden verdiği bi kararla katıldığı arkadaşının doğumgünü partisinde tanışmıştır
belki yıllarca komşu olmuşuzdur, aynı mahallede aynı havayı solumuşuzdur
belki aynı ilkokul sırasında bi silgiye uzanırken birbirine değen çocukluğumuz bağlamıştır bizi
ya da belki bi üniversite festivalinde yan yana getirmiştir aynı şarkı bizi..


şekli ne olursa olsun, hangi kalıpta kıyafette çıkarsa çıksın karşımıza, hissettirdiği şey hep aynı;
o cafeye karşılaşabilelim diye oturmuşuzdur bi şekilde
o otobüse o yüzden binmişizdir
o yolu çarpışabilelim diye adımlamışızdır
isteksiz gittiğimiz partinin sebebi de odur aslında-arkadaşın doğması falan değil yani-
sadece hayatlarımız kesişebilsin diye o mahalledeki bi eve üflenmiştir ruhumuz
orada doğuşumuzun, o okulda okuyuşumuzun sebebidir.


midenizde oluşan kıpırdanmayı hissedebiliyorum-ki kendisi kelebekler uçuşuyor diye tasvir edilir-


sonra sıra birlikte gidilen sinemalara, konserlere gelir.
sırf alelade bi cafede içilip de kapatılan falları doğrulamak için evde has demlenmiş çaya geçilir.
yolda yürürken aniden içine dalınan bi bahçeden koparılan çiçekler, doğumgünlerinde ve fırsat bulunan her ay dönümünde alınmış ufak tefek hediyeler, yollanan mesajlar, kapının önüne bırakıp kaçmak suretiyle verilen notlar saklanır.
çokça gülüşler biriktirilir, çokça öpüşler, kokular ve birlikte uyunan uykular..


kalbinizin tatlı sert ritminin içindeki rutin huzuru hissedebiliyorum-sanırım buna güven ve bağlılık deniyor-


peki ya sonra?
insanoğlunun hafızası bikaç ay konuşmadığı için unuttuğu bi yabancı dile yaptığı muameleyi yapar çoğu zaman, hemen hemen her şeye.
komik, ironik ama gerçek.


sonra..
bazen, tonu her an daha da yükselen seslerle yapılan konuşmalar gelip misafiriniz olur
bazen başka bedenlerde aranan heyecanın hesabı dökülür ortaya
bazen sıkılmaktan morarmış kollarla uyanırsınız hiç başlamak istemediğiniz bigüne, 'cehennem olsan bu kadar yakamazdın canımı' diyerek
bazen neden çaldığını bilseydiniz hiç açmayacağınız bi telefon gelir her gidildiğinde daha da hasta ayrılınan, kokusunu hiçbir zaman sevemediğiniz, koridorları beyaz havası siyah bi binadan.


ya da bazen hiçbir sebep yoktur
'birbirimizi suçlayamayız. ve kaderi de'
aslında suçlamak için sebep de yoktur.
sadece olmaz bazen; şartlar denk düşmez belki, bazen geçmiş izin vermez, bazen beyni kemiren bi hastalık olup çıkar karşınıza..
sadece olmaz bazen
olmaz işte..


kafanızın içinde birbirine çarpmamak için çabalayan düşünceleriniz  yüzünden olan ağrılarınızı, gözünüzden akan hayalkırıklıklarınızı, elinizden kayıp giden geleceğinizin kaygısını, söyleyemediğiniz her sözün boğazınızda yarattığı düğümü ve söylediklerinizin dilinizde yarattığı kağıt kesiğini, vücudunuzun her zerresine ayrı ayrı batırıldığını düşündüğünüz iğnelerin verdiği acıyı, kalbinizdeki sızıyı ve bir daha onulmayacağı düşüncesine kapılmanızı sağlayan çok derinlerde açılan o cerehatli yarayı hissedebiliyorum.


bunun adı ayrılık..
şekli ne olursa olsun, hissettirdiği şey hep aynı.


*


aslına bakarsak; insanoğlu kılıktan kılığa giren azrailini kendisi yaratıp adını aşk koyuyor..



28 Aralık 2011 Çarşamba

miş'ten/monolog-2




'ben kaybolurken, sen ararken.. bulacağız birbirimizi.'


birini, kaybolmayı göze alarak sevmek..
birini geçtim, herhangi bir şeyi.
mümkün mü dersin?
seni böyle sevmem mümkün mü?
yoksa, ağzından alevler saçarak uçan dev kanatlı-kimi zamanlar derisinin her bi pulunun, yaktığı bi bedene denk düştüğünü düşündüğüm- bi ejderhanın yaşadığı efsaneler kadar imkansız mı?
ya da aslında
yani belki
sadece o kadar eski ve yorgundur.
kim bilir..


aslında yaşananlar bir masalın/bir efsanenin/bir ütopyanın doğasına uymayacak kadar gerçek.
çünkü ne senin beyaz atının dört nalında koşup gelebilecek dermanı var
ne de benim saçlarım rapunzelinkiler kadar uzun seni tutup çekebilmek için
çünkü kalp dediğimiz, elle tutulan tek acı.


-


birini en çok olmadığı zamanlarında sevmek..
birini geçtim, herhangi bir şeyi.
mümkün mü dersin?
seni böyle sevmem mümkün mü?


sesin, yıllardır her sabah uykunun kapladığı zarı yırtmak için dinlediğim o şarkı gibi kulağımla tanışıkken
yüzün, nüfusu iki katına çıkmış bi otobüsün arkasından yakalanmamak için saklanbaç oynayan hınzır bi sokak çocuğunun yüzünde emanet dururken
kokun, şehre kurulmuş bi panayırın orta yerinde raks eden çingene kızının eteğini her savuruşunda rüzgarda dağılıp hafızama dolarken
sana böylesine ihtiyacım yokken..
mümkün mü?


-


senin karanlıkların vardı
nurda unuttuğun emanetlerin
yakalayıp da inatla sobe demediğin oyunların vardı
sebepsiz gülüşlerin
çekip gidişlerin
ve sevmeyişlerin..
gittiğin yollardan geri dönüp hayalkırıklıklarını topladığından mıydı
yoksa her seferinde önünü görmeyi reddedip ömrünü senin için 'o' olacak olanı aramaya adamandan mı?
hiç bilinmeyecek.


şimdi bi dörtyol ağzı yutuyor bekleyişlerimi
bizi şehirlerimize ayırıyor
bizi en kimsesiz yerlerimizden kesip kanatıyor.
unutan iyileşirmiş
mümkün mü dersin?


-


bir tren geçiyor içimden
bir nefes uçuyor ciğerimden sigara dumanınca ince
bigün diyorum..


kimbilir..



22 Aralık 2011 Perşembe

miş'ten/monolog-1




'gidersen bana da bir dengini yolla
dinerse gözyaşın, beni de ağla..'


bencillik mi bu?
seni sevmeyen birine çok içten gelen bi isyan, bi başkaldırı mı?
böylesine bi serzeniş ne kadar faydalı?
hem, seni sevmiyor diye birine ne kadar kızabilirsin ki..


**


eski aşklarının acısına kapılıp sürüklenen bi adam karşısında yapacağın hiçbir eylem bulmaz hakettiğini
ve bi anarşistin savurduğu her slogan havada asılı kalır
hem aklına hem kalbine değmen gerekir çünkü
oysa o, bi yanını geçmişinde rehin bırakmıştır
mutluluklara kefil olduğu için kesilen yüklü ayrılık faturasını görmezden gelip, ödediği bu borçtan en ufak pişmanlık duymadan, aksine bundan zevk alarak devam eder yoluna.
onlarca odaya ayrılmış, hatta sadece geçip giden için ayrı bi şehir inşa edilmiş kalpte sen sığınacak bi saçak altı bile bulamazken;
o evin her odası
serili halının hep aynı köşesi
dört duvardan birine asılı onlarca çerçeveden illaki bi tanesi-belki senin olduğunu zannettiğin bile ve belki de hepsi-
bi cafeteryanın cam kenarında kalan en aydınlık masası
acı yeşil bi kanepenin hiç oturulmayan o sağ yanı
bi adamın sol yanı..
hep gidene ayrılmıştır


ne gitmene izin verir, ne ölmene
ne salar, ne saklar
bi boşluğa kapılırsın
o an, düşme hissiyatı bile yeğdir zaman denen mefhumda ipi kimin boğazına doladığı belli olmayan faili meçhul bi ceset gibi/ bi cinayet gibi asılı kalmaktan..


**


uyku, yarı ölüm derler
yarı ölsek yeter mi?
kalan yarısı için bi şarkı tutturabiliriz belki
'bir sevmek bin defa ölmek demekmiş..'


şimdi, biraz daha sevebilir miyim seni?



9 Aralık 2011 Cuma

akşamların hep bana kalmasına rağmen hiç akşamdan kalma olamadığım günlere uyanıyorum yine. halbuki ben de isterdim içtiğim kadehlerce şarapla kanımın rol değişikliği yapmasını; kanım karışsaydı artık mesela.. 
-ki eski amerikalıların renk tekliğine önem verip tüm siyahları silmeye çalıştığı bi dünyada iki kırmızının yer değiştirmesi sorun olmazdı ne de olsa-


**


insan, sarhoşluk halinin mutluluk vermediğine inandığı her an için bikere daha şerefe der-uğruna kadeh kaldırdığı şeyin giderek azaldığını bile bile-
çünkü insan, acının kendisini tüm benliğiyle reddedip öteleyen bi varlık olarak, kendine acı çektirmeyi oldukça sever.
çünkü insan; nankörlükle, ikiyüzlülükle sıfatlandırdığı tüm hayvanları dört nala koşarak arkasında bırakabilecek kadardır.
bencilliğini ve vahşiliğini iki ayak üzerine yerleştirir. sevmediği tüm duyguların içini boşaltıp onlara yedirerek besleyip yetiştirir hepsini.
herşeyi yutmasına rağmen hiçbirini içermeyen birer felaket büyütür içten içe, her seferinde daha da yakmak için canını.
çünkü insan, küt bi ayyaşlıktan ziyade acının verdiği sarhoşluğu daha çok sever. berduş olmayı göze alarak.
ve aslında bahsi geçen herşeyi kendi de, adının kulağına fısıldandığını nasıl biliyorsa öyle, bilir.
ve aslında tüm bu yersiz edebiyatın arkasından, ardından ağlar gibi bi ölünün, hepsini unutmak için-öyle olacağını zannedip- fazladan bir şeref daha yuvarlar kuyusundan içeri.


onlar gibi olmayı isterdim.


**


bi şarkı yazmalıyım belki ben de artık,
bi şiir yazmalıyım.
'gölgesi bir şehrin üzerinde duran iki gözden ibaretken hayatım, nefes almak zorlaşıyor' olabilir sözleri.
ya da hiçbiri..
çünkü içinde sevgi barındıran her cümle, anlam olarak kişiye göre farklılık gösterir.
neticede kalp dediğimiz çok sesli bir dil.
henüz sevilenin ruhuna değememişken, başka ruhları tatmin etmenin sorumluluğunu kaldırabilmek; yeterince dolu olan hayatta taşmaya sebep olabilir.


biraz yağmur yağdırmalıyım belki de.
biraz rüzgar esmeli.
bir yangını körüklemekten ziyade, söndürmeli.
olması imkansız şeyleri isteme müdürü olarak işimi hakkıyla yaparken, tam da böyle anlarda, tanrının beni izleyip güldüğünü düşünürüm.
kızıp da -ne bileyim belki biraz linyit gibi- içten içe bi kendimi yakarım. 
aramızdaki ipleri yakarım/tanrı gücenir
bi şehri yakarım/tanrı ağlar
tam da böyle anlarda yağmur başlar.
tam da böyle anlarda, damarlarından muhaliflik akan bi adamın çaldığım her anının elinden tutup fırlarım sokağa/tanrı susar
sonra ben, gökyüzünün en yoğun halini alırım..


**


tek bi yağmur damlasının kilometrelerce yol alıp yeryüzündeki alelade bi su birikintisine çarptığını hayal edin.
ne kadar derine saplanabilir?
ne kadar karışabilir diğerlerinin arasına?


arafta kalan her damla için bi kadeh daha..


şerefe!





29 Kasım 2011 Salı

eskiden aynaya baktığımda sol yanımdan uzanan başın, bi ortaçağ celladının baltasına kurban gitmiş şimdilerde.
kanlı bi katlin tadını daha iyi alabilmek için, her seferinde daha dolu alıyorum adını ağzıma 
-100yıllık bi şarabı dilimde dolandırır gibi-


**


aslında adın, defalarca kullanılmaktan epriyip körleşmiş bi jilet
farkında olmadan kanıyorum.
oluk oluk kanıyorum tüm yalanların(l)a.
içimdekini meşrulaştırmak için karıncalara bıraktım yol bulma işini-her biri biraz gregor samsa(*)-
toprağın altında olmadan, altında olmak hissinin tasviri olmasa da lûgatta..
karıncalara sorarsanız, öğretirler.
neticede öğrenmemek ayıp yeryüzündeki tüm öğretilerden.


**


ah diyorum.
koca bi karanlıktan sesleniyorum
'ah, tek bi güneş uğruna yaktığım tüm yıldızlar
ah, incecik bi huzme için feda ettiğim tüm kusal karanlıklar!'
celladın baltasında sallanan tüm kafalar..
sus diyorlar bana
ve şimdilerde en mükellef sofralarda arasıcak olarak sunulmakta tüm anılarım


**


attığım adım kadar aydınlığım, fazlası değil.
ışığım tükenirken, kafesinden kurtulan bi kuş gibi kurtuluyor tüm pişmanlıklar ağzımdan.
'ah, diyorum. ah, tek bi güneş uğruna yaktığım tüm yıldızlar'
hepinizden oldum.


**


henüz nefes alabiliyorken sorsalardı bana insan dışında hangi hayvan olmak isterdiniz diye;
Anka derdim.
olamadım.
tüm ölüşlerim bundan.


*


vasiyetimdir; bizi ortaçağa gömsünler!




(*)franz kafka - dönüşüm