tanis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tanis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2016 Çarşamba

Son zamanlarda sıkça düşündüğüm şeylerden birisi insanın birkaç istisna dışında herhangi bir şeyde kırmızı çizgilerinin olmaması. Yeni yeni fark ediyorum, elbette bazı konularda tavrımı hiçbir şekilde bozmuyorum, kendimi tanıyorum, ve artık daha uyumlu biri olduğumu öğreniyorum. İnsanın ne olursa olsun kendinde yeni bir şeyler bulması ne kadar da ilginç. Değer yargıları, altında yatan nedenler, sevdiği kadınlar, sevemediği sigara markaları, mantığına uyduramadığı anlamsız diyaloglar. Bunu ilk defa kendime itiraf etsem de, insanların önem vermediği şeylere önem verdiğimi biliyor ve bununla gurur duyuyorum. Farklı olmak için  farklılıktansa, olduğum insandan ve olmaya çalıştığım karakterden mutluyum. İster buna kendinle barışıklık de, ister üzerime yapışmış ve  belki de hiç çıkaramadığım "umursamazlık" de, açıkçası benim için anlam ifade etmiyor. Bana anlam ifade eden şey bu paha biçilemez farkındalık. 

Korkuyorum. Kendimden, yapabileceklerimden, zihnimin kapıları ardına kapattığım endişelerimden. Uzun zamandır bastırdığım pesimistliğimden. Tekrar dönmeye korktuğum alışkanlıklarımdan. Dikkatimi tekrar toparlamaktan. Tüm bunları sesli bir şekilde söylediğimde alacağı iticilikten ve kendinden nefret etme hissinden. Bir yere doğru çekiliyorum, şu ana kadar hayatımda aldığım birçok karardan kesinlikle emin olmasam bile, bundan emin olduğumu söyleyebiliyorum. Çekiliyorum, ve sınırlarımı zorluyorum. Bu çoğu zaman tahammülüm oluyor, bazen anlayış kabiliyetim, sıkça da hayali bir şekilde görüşümün tamamını kaplayan erteleyişlerim. Yönümü değiştiriyorum sürekli, bir düşünceye uzun süre bağlı kalmaktan kaçınıyorum. Odaklandığım şeyin çoğu zaman yanlış olduğunu, beyhude bir çaba olduğunu biliyorum ve küçük bir çocuğun en sevdiği kahramanın gerçekte olmadığını öğrendiğinde yaşadığı hüsranı yaşamamak için kaçınıyorum. Kendime acıyor muyum? Muhtemelen tanıdığım herkesten çok daha fazla. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü umursamıyor gibi gözüksem de, bir avuç insanın olumsuz bir fikre sahip olmasından kaçıyorum. Kaçmamam gerektiğini bilmeme rağmen. Son zamanlarda bunu da fark ediyorum, kontrolü elimden kaybettiğimde tamamıyla çılgına dönüyorum. Bir bilsen, insanların gözlerindeki o acımaya maruz kalmaktan ne kadar nefret ettiğimi. Ben güçlü değilim arkadaş. Güçlü olmayı değil, basit bir şekilde, mutlu olmak istiyorum. 

Gözlerimin önünde saatlerdir beni meşgul eden karanlığa baktığımda, bu sefer farklı olacağım ve yol kenarındaki o dilsiz adama anlattıklarımı söyleyeceğim dedim. Söylemedim. Sefil masamın başından sayısız defa kalkıp gitmeye karar verip gerçekleştiremediğim gibi, bunu da yapamadım. Hani insanlar zannediyor ya o eşiği aştığında gerisi çorap söküğü gibi gelir diye, gelmiyor. Ne insanlar geliyor, ne bu zorlama cümlelerin yerini alabilecek süslü söyleyişler, ne de gerçekleşmesi beklenen hayaller. 

Bitmek bilmez bir sıkıntı var içimde beni güdüleyen. Bir gün ondan kurtulacağım. İşte o, uykusuz kaldığım gecenin sabahı ile başlayan bir gün olmayacak.

Eminim.

19 Mayıs 2016 Perşembe

Pek hoş bir deneyim değil aslında hiçbir şeyin değişmediğini gözlemlemek. Değişim doğasına mı aykırı etrafımdakilerin, yoksa ben mi bu konuda beceriksizim henüz bunu çözemedim. Fakat şu kesin ki uzun zamandır sonu gelmeyen bir döngünün içerisindeyim. Ve işin dramatik tarafı, artık uzanan yardım ellerini geri çevirmiyorum. Sanırım büyüdüm. Belki, biraz. Kendime itiraf edecek gücü bulamasam da, artık başkalarının yardım eli uzatmasını beklemek yerine ben yardım dileniyorum.

Ne var ki hiçbir şey değişmiyor. Evet, çoğu zaman aktörler evriliyor. Yapraklar dökülüyor, ağaçlar kışın üşüyor, aşina olmaya başladığım yüzler soluyor ve ben farklı bir odada,farklı bir zaman diliminde, yine, perdenin altından sızan ışıklar ile selamlaşıyorum. Çoğu zaman üzülüyorum, ama genellikle umursamıyorum. Anlamsız bir şekilde vurdumduymaz bir insan oldum çıktım. Maddi dünyada çok uzak olmayan günlerde, daha dikkatli ve düşünceli biriydim. Bana sorsan üzerinden on yıllar geçmiş gibi sanki. Nazım diyor ya; “ben içeri düştüğümden beri on kere döndü dünya güneşin etrafında, ona sorarsanız lafı bile edilmez mikroskobik bir zaman, bana sorarsanız on senesi ömrümün” diye. Bazı şeyleri tecrübe etmedikçe anlayamıyor insan. Bu da öyle bir şey sanki.

Sanki, omzuma bindirilen her yük beni her adımda daha da aşağıya çekiyormuş gibi. Hissettirmeden, yavaş yavaş benliğimi yeyip bitiriyormuş gibi. Abartıları sevmediğimi iddia edemem. Zira ben abartıların adamıyım. Normal bir yaşam sürmeye çalışan, fakat her deneyişinde yoluna taş koyulan. Ne kadar aptalca geliyor değil mi. Biliyorum, kendimi anlatmakta zorluk çekiyorum. Dilsiz geçirdiğim günlerin hatırına say.

Bir arkadaşım bana bu cümleleri sarf etseydi kendine acımayı bırak derdim. Muhtemelen haklı da olurdum. Fakat düşününce, birilerinin kendine acıması gerekmiyor mu sence de? Birileri, tüm bu yaşanan üzüntülerin hakkını vermek zorunda değil mi? Her şeyi her fırsatta dile getiren annem haklı değil mi? Sırf çocuğunun alfabeyi öğrendiğini görmek için yaşama kıyısından tutunan o kadın haklı değil miydi ya da? Düşününce, sence ben de haklı değil miyim? Yaşantısı boyunca istediği her şey için mücadele eden ve sürekli görünürde “rahat” bir hayat sürdürüyormuş görüntüsü çizen o adam, haklı değil mi?

Dahası, sen kimsin ki haksız olduğum kanısına varabiliyorsun? Durduramıyorum artık anlamıyor musun? Yaşantım boyunca oluşturmak istediğim her şeyin kıyısındayım. Her şeyi bırakıp gitmeye bu kadar yakınım. Etrafındaki insanların ne önemi var, her seferinde aynı sonuca varıyorsan? Bence, sen ne demek istediğimi anlıyorsun. Evet, belki de bunlar sefil bir yaşantının sonucu oluşmuş sefil düşünceler. Ama, benim. Etrafımdaki değersiz insanların yaklaşamayacağı kadar gerçekler hem de. Hiçbirinin takdir edemeyeceği kadar gerçek ve rahatsız edici. Senin aksine ben elimdekiler ile yetinmeyi öğrendim. Düşe kalka belki, belki öğrenmek için gereğinden fazla şeyi feda ederek. Yine de öğrendim. Dönüp duran sonsuz renklerin hatırına.

Yaşanan onca şeyden sonra, sanırım biraz serzenişte bulunmak benim hakkım. Eğer şu an bir filmde olsaydık, kapıdan karizmatik görünüşlü birisi girip bana “ne kadar çok düştüğünün önemi yok, önemli olan her seferinde tekrardan kalkmaktır” derdi. Ne yazık ki bu bir fars oyunu, hem de en çirkininden. Ve ben, kendimi bir kez daha koşabilecek kadar güçlü hissetmiyorum. İnanç birçok konuda etkili olabilir, hatta seni hayata bağlayan yegane şey bile olabilir. Fakat hiçbir şey, bir insanın kendisini tam anlamıyla tanımasından daha acı verici olamaz.

Artık sır yok. Artık gizlilik yok.
Yüreğime en yakın tuttuklarım dışında.

19 Şubat 2015 Perşembe

Ne kadar çok adaletsizlik var değil mi? hiç düşündün mü? Ben çok düşündüm. O kadar çok düşündüm ki artık beyin hücrelerim isyan etti. Bazen kendi problemlerini çözmek için en iyi yol başkalarının problemlerini çözmeye yardım etmektir. Sen de, ben de, bir bakıma kendimizi düşünüyoruz her şeyden çok. Çünkü korkuyoruz. Sen korkmuyor musun? Peki. Ben itiraf ediyorum.
iliklerime dek korkuyorum. O kadar çok korkuyorum ki, bir başka tene değen tenim ürküyor artık. Bir zamanlar cıvıldarcasına yerinde duramayan lisanım bile elini ayağını çekti bu sefil bedenden. Sen hala inkar etmeye devam et. Göz çukurların derinleştiğinde, karşında bir çift göz değil de herhangi bir değeri olmayan iki koyu renk görmeye başladığında ve o güzelim saçlarına kıydığında, bil ki sen de korkuyorsun.

Üzülmekten korkuyorsun. Yıprandığından, yorulduğundan ötürü, korkuyorsun. Bir daha aynı tadı alamamaktan korkuyorsun. En sevdiği şekerlemenin tadı ağzından gitmesin diye bir şey yemeyen çocuğun ürkekliği. Her yeni denemende tekrardan dizlerinin kanayacağından korkuyorsun.
Yanlış mı yapıyorsun? Zannetmem. Şu ana kadar ne yaşadıklarını sorgulayabilirim, ne de senin yaşadıklarını tahayyül edebilirim. Zira ne ben sen olabilirim, ne de sen ben. Yine de, bu konu üzerinde söz sahibi hakkı olan birisi varsa, o benim. Ne geceleri rüyana giren o esmer gözlerin, ne de gündüz düşlerinin bekçisi kumral saçların.

Her denemende zihnindeki su birikintisi dalgalanıyor. Her denemende ya tükenirsem diye korkuyorsun. Kuruyup gideceğinden değil, taşıp kaybedeceğinden. Ne farkı var değil mi. halbuki çok farkı var. bir insanın yavaşça eriyip gitmesi midir daha acısızı, yoksa tek bir hamlede gelen uyku mu? Ikisi de değil. Aslolan bu değil. Aslolan yaşamın ta kendisi. Aslolan sesindeki kahkaha, gözlerindeki fer, tenindeki sıcaklık.

Peki nasıl? Gerçekten de nasıl? Yanlış soruları sormanın fayda getirmediğini hala göremedin mi? tıpkı babasının sorduğu küçük keyifli sorularda kopya çeken çocuklar gibi. Doğru sorunun bu olmadığını ikimiz de bilmiyor muyuz?

Sen. Ben. O kara gözlü dilber. O iyi yürekli adam. Asıl soru da bu değil mi?

Neden?

Sürekli dokunduğun tenine bir daha maruz kalmayacağını anladığında sormaya başlıyorsun. Dokunmaya kıyamadığın dudaklarına bir başkasının dudaklarının geleceğini öğrendiğinde. Ya da içine çekmekten bıkmayacağın kokusunun bir başkasının kokusuna karışacağını düşündükçe. Sana da olmuyor mu? Sürekli bir fısıltı. Her an kulağının dibinde. Sürekli soruyor.

Neden? Neden? Neden?

Oturduğunuz kafelere gitmek istemiyorsun. Bir kelime, bir bakış, belki bir tavır. Sonradan anlıyorsun ya kıymetini. Hani hep öyle derdi ya annen. Annen haklıymış. Sonra soruyorsun kendine tekrar. Neden ben olmayacağım? Neden böyle olduk? Neden lisanımı anlamadı? Sorduğun soruları, aldığın cevaplar. Hepsi aynı oluyor bir süre sonra. Inanmak istemediğin için soruyorsun. Onunla doldurduğun boşluğunu sorularla doldurmaya çalışıyorsun. Olmuyor. Eriyor. Peşine düşüyor. Kovalıyor. Yastığa koyduğun başında hissediyorsun. Iki dudağının arasından çıkan isminde. Saçlarını ellerinin arasına alıyorsun. Gözünün önüne delirmiş halin geliyor. Işte bu yüzden saçlarını kesiyorsun. Rüyalarına giriyor. Rüyalarından hiç çıkmıyor. Hep aynı rüyayı, hep aynı ağacın altını görüyorsun. Ve rüya hep aynı sonla bitiyor.

Neden? Neden? Neden?

Ne oluyor biliyor musun. Bazen çok ağır geliyor. Zihninin derinliklerine sakladığın bir parçan, aslında atlattığını söylüyor. Sanki eline batan kıymığı hemen çıkarmışsın gibi. Mutlu olduğunu hissediyorsun. Mutlu olduğunu hissetmek istiyorsun. Ama sen unutuyorsun iki gözüm. Parmakların hala acıyor.

Elinde artık bırakmış olduğun sigara var. önündeki duvara bakıyorsun. Sadece bakıyorsun ama. Hiçbir şey görmüyorsun. Çok özlüyorsun. Göğüs kafesinde bir ağrı giriyor. Çok sigara içiyorsun. Her seferinde gözlerinin önüne geliyor yapamadıkların. Hala tek bir soru. Değişmiyor ki hiç. O soru hala orada kalıyor. Sen aştığını düşünüyorsun. Ama öyle değil. Soru değişmiyor.

Sen değişiyorsun.

Neden? Neden? Neden?

Işte o zaman anlıyorsun. Değişmen gerektiğini. Değişmişsin gibi davranmanın ihtiyacını. Zira hayatta kendinden daha fazla değer verdiğin şeylerin olduğunu görüyorsun. Hatta artık kendinin de değersizleştiğini anlıyorsun.

Kabul ediyorsun.

Sen. Kadere hiçbir zaman o kadar değer vermeyen sen, bir anda kaderci oluyorsun. En sıkıcı yanı da ne biliyor musun? Beklemek. Düzeleceğini, yoluna gireceğini beklemek.


Zihninin durgun sularını yitirdiğinde bana gel. Sadece, bana. 

21 Mayıs 2013 Salı

milattan sonra/22

uzunca bir süre yakındım neden hiç bir şey değişmiyor diye. ağladım, sızladım, odama kapandım. kimseyle konuşmadım. en sevdiklerimle bile. annem bana küstü. oysa ben annemi hiç üzmezdim. hayırsız bir evlat mı oldum acaba? tüm bu yaşadıklarım, dilsizliğim, aklımı da mı aldı götürdü?

beklemek. hakikaten de dünyadaki en zor iş.

ama ben bekledim. bir şeylerin değişmesi için dua ettim. zaten benim beklediğim bir şeylerin olmasıydı, birilerini beklemiyordum. birilerini uzun zamandır beklemiyorum. hayal kırıklıklarına tahammülüm kalmadığından olsa gerek bu çaresizliğim. beklemekle olmayacağını görünce ben de çabalamaya karar verdim. en son yaşama sevinciyle dolu olduğum vakitlerin üzerinden oldukça zaman geçmişti. hem zaten benim kendime acımaktan başka ne tür bir hayat gayem olabilirdi ki?

bazen böyle içim çekiliyor. hastaymışım ve annemin bana eski günlerdeki gibi çorba içirmesi gerekiyormuş gibi hissediyorum. oysa yıllardır çorba içmedim elinden. başımı öne eğiyorum ve bir sigara daha sarıyorum. adetlerimi değiştiriyorum. gurur yapıp da ağlamıyorum. allahım ne kadar salakça hareketler! bluğ çağına girmiş gençler gibi. oysa ben kendimi 50 yaşında hissediyorum. 

****

sanırım hafifliyorum. fakat üzerimden-vicdanımdan demeliyim belki de- neyi attığımı bilmiyorum. 

bambaşka yaşamlar tatmayı isteyen, ama bir türlü o şansı elde edememişler.. soğuğun kemiklerine işleyişine aldırmayan ve buna rağmen değil boğazından geçecek bir lokma, nefes almak için fidyelerini ödeyenler.. soludukları katranla pişmanlıklarını düşünenler..

aslında hepsi benim.
ya da ben hepsindeyim. 

buna henüz karar verebilmiş değilim. iyiliğin askeri ve kötülüğün kraliçesinden olma bir çocuk gibi kararsızım bu konuda. 

ben mi kendimi öldürdüm? yoksa içimdeki onlar mı? 
yoksa tanrı hikayenin sonunu getiremeyen yazarlar gibi beni bir gün olmayan odamda, yer yatağımda, soğuktan titreyerek uyandıracak mı?-işte o zaman halime acırım- peki ya yanımda o zaman annem olacak mı?

hep olmasını dilerdim. o bilirdi. beni kimin öldürdüğünü bulurdu. eskiden ayağımı masaya vurduktan sonra ağlamamın kesilmesi için masaya aptalca vurduğu gibi onları da vururdu. ama gerçek birer kovanla. 

hayır. 
annemi tehlikeye atamam. 
tıpkı senin gibi.

****

"acılarını ceket titizliğiyle katlayıp koltuğunun altına alarak yürümeye devam eden insanlardık. böyle olmayı öğretmişlerdi.."

14 Kasım 2012 Çarşamba

miş'ten/monolog-5


"aslında" diye başlayan cümlelerden hep nefret ettim. çok sonraları bu nefretim bir alışkanlık haline geldi. bir insan nasıl nefret ettiği bir şeyi sürekli yapar? yapıyor demek ki. terk etmekten de nefret ederdim. hatta öyle ki hep terkedilen olmuştum bu zamana kadar. ne de çabuk değişiyor alışkanlıklar. hiç farkında olmadan hem de. fakat düşününce yine de, farkında olmanın imkansızlığına inanmaya başlıyor insan. yine aynı şeyi yapıyorum. kendi kendimi avutuyorum. bu konuda üzerime yok. korkmamalı insan kendisinden. ve yalnızlığından. çünkü tek çare alışmak. yine de aklımın köhne kenarlarından birine not almalıyım. 

"aslında" kelimesiyle başlayan cümleleri kuran insanlardan kaç!

****

yılın bilmem kaçıncı gününün bilmem kaçıncı saatine, yine karanlığın eteğini yeryüzünden çekip yerini temiz bulutlara bırakışını izliyorum. ne kadar da çok bulut var. sigaram sönüyor. bir tane daha yakayım diyorum. artık her sigaram son sigarammış gibi değerli. sevdiğim insanlara ver(e)mediğim değer elimde yanan bu değersiz şeye yüklüyorum. bir çok anlam ifade etse de benim için, aslında boktan bir kağıda sarılmış tütünden başka bir şey değil. aslında bu da hayatımızın kısaca özeti. boktan insanlara mükemmeliyetçi değerler yükleyerek hayatımızda baş tacı yapıyoruz. bu kadar rahat genelleme yapabilmek de bir mesele tabii ki. ve aşırı derecede korkunç.

****

soğuğa alıştım. kulaklarımda çınlanan şarkı beni yıllar öncesine götürüyor. hayatımdaki dönemleri şarkılarla eşleştirme gibi bir huyum var. sende var mı? yok mu? üzüldüm. bu konuda da beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.

şarkıları kişilerle anlamlandırmak sanılanın aksine çok daha basit ve içi boşaltılmış kavramlar gibi. bak mesela onu da sevmezdim. tüm huylarımı değiştirdim yahu! alacağın olsun..

****

oysa benim senden alacağım çok. kaybolan birkaç yıl, sessiz, tek kelime edilmeden geçirilmiş onlarca gün ve bi dolu sigara. hadi sigara için canın sağolsun da, kaybolan ve hiç bir zaman bulamayacağımdan artık emin olduğum o heyecan? aynı cümleyi tekrar tekrar okumak gibi işte. anlamıyorum. anlamadığım bu kadar çok şeyin arasında sadece tek bir sorun benim için önemli. geri kalan her şeyin cevabının sen olduğunu biliyorum. ne kadar da çocuksu ve zayıf.

****

an oluyor, sürekli kullandığım kelimeleri ünleyemiyorum. adın mesela. kaçtıkça kaçmak bir çözüm. tam tersini dememi bekliyordun değil mi? hayır. artık adını ağzıma almıyorum.

korkuyorum.

tekrar beni saracak o tül perdelerinden korkuyorum. hayatı tekrar flu yaşamanın bir manası yok. hem pek de matah bir şey değildi canım. hep sen hep sen. fiziksel varlığının bile bulunmadığı yaşam döngümü sadece seninle doldurmak en başından beri mantıksızdı. ama bilirsin, çok severim böyle saçmalamayı. en zayıf ihtimali seçmeyi, en zayıf duyguların elinden tutmayı pek severim. 

annemi dinlemeliydim.

****

şimdi, düşlediğim yaşamın çok uzaklarında, pişmanlıklarımla ve hiç gitmeyecek yalnızlığımla beraberim. pek konuşkan değiller, sana kıyasla ölüden farksızlar. o kadar da olsun canım. tüm bunlar, bu garip ruh halleri, halsizlikler ve tüm somurtmaların bir bedeli/nedeni olmalı elbette. ödenmesi gereken diyet ödenmedi hala. vakit var. fakat bir süre sonra anladım ki kızgınlık da insanın kendisini yıpratmaktan başka bir işe yaramıyor. ağlamak da. ne zamandır da ağlamıyorum bekle bir peçete alıp geleyim.

****

çok güvendiğin, yaşamını, her şeyini teslim edebileceğini düşündüğün birileri oldu mu hiç hayatında? olmasın. hiç bir zaman hem de. çünkü sen-ben dahil herkes değişime açık ve bir sonraki gün tüm göz pınarlarını çalacak cüreti onların gözünde görebilirsin. insanın gözyaşı her şeyden daha değerlidir hani. hah işte. anlayabiliyor musun nasıl bir haysiyetsizlik örneğiyle karşılaşacağını?

anlamıyorsun, biliyorum. söylediğim her şeyin bir yalan olduğunu, bu kadar dağınık konuştuğum için benim aslında delirdiğimi düşünüyorsun. hadi yapma. gözlerinden okunuyor bu "küçük" detaylar. suskunluğun, bana diktiğin gözlerinin ifadesizliği bu yüzden. önemli değil. insanların işin iç yüzünü bilmeden beni yargılamasına pek alıştım. çünkü sormak, gerçeği öğrenmek ne kadar kolaysa hemen orada yargılayıp bu değersiz zihni idama sürüklemek o kadar kolay. sen de onlardansın. hani şu kolaycılardan. biraz da hani oportunist dediklerinden. önemli değil canım, şunun şurasında hepimiz bir yudum nefese muhtaç insanlarız, aramızda lafı mı olur?

****

bilmiyorum. deliriyorum belki de. git gide sessizleşip sevdiklerimi aramamaya başlıyorum. zayıflığımın kurbanıyım. bu sonradan edindiğim bir şey değil. mizacım böyle, ne yapayım!

azarlamak istiyorsun şimdi beni. ağzına gelen dolu dolu küfürleri biraz daha tut. çünkü az sonra gitmek niyetindeyim. tüm alışkanlıklarımı yıkıp, terk etmenin o mayhoş tadını damaklarımda hissetmek istiyorum. hiçbir zaman yapılması gerekeni yapan bir adam olmadım. canım ne isterse onu yaptım. ama tabii ki bunları sana anlatmak manasız. peki ya diğerleri? bilmeliler. neden bu kadar.. neden bu kadar sessiz kaldığımı bilmeliler. sana-bana-hayatıma-insanlara. çektiğim vicdan azabının boyutlarını anlatamayabilirim belki. ama onlarda benim bile varlığını unuttuğum cümlelerimi bahşedebilirim. bu zor olmaz. bunu istiyorum da aslında. fakat tüm bu cümlelerin yanında, nefesimin yetmeyeceğinden emin olduğum için, hiçbir zaman anlatmadım. sadece sorgulayanlara, parça parça. çünkü hiçbir zaman tek seferde öğütülecek kadar büyük bir boşluk değildi içimdeki, git gide artan.

****

lütfen tanrım! ışıkları kapatır mısın! 

28 Ekim 2012 Pazar

miş'ten/monolog-4


“gölgesin.
ve sevgilim, çocuklar bile bilir, gölgeler asla tutulamaz…”

o kadar çok gün var ki alışkanlıklarımdan vazgeçişimin miladı olması gereken. kendime verdiğim sözler. insan kendisine bile sadık olamaz iken nasıl bir başkasına sadık olabilir. "unutacağım" dedikten sonra, ve bu bir gereklilikse hatta, nasıl hala peşinden koşar onun anlamıyorum. işte o yüzden ben de sayısız kez senin lisanını duymak için yanına geliyorum. kendime sadık olmayışımı senin dudaklarındaki gülücükle kutluyorum aslında. çoğu bize aptal diyor. haklılar belki. kendimize saygımız yok. onlara neden olsun?


****


"ve sevgilim, şimdi seninle biz, ufukta beliren küçük bir ev gibiyiz. kimsesiz, bakımsız. içinde nefes olmayan, her tarafı tozlarla kaplı. televizyonun üzerindeki danteli musallat olan bir fare yemiş. ama evin kapısı sağlam. ne dışarı çıkabiliyoruz, ne de içeri birisini alabiliyoruz. 

çaresiz miyiz? yok canım. çaresizliği sevmeyiz biz. her gün, her dakika pençesine düşsek de, mecbur kalsak da sevmeyiz. çünkü bizler iyi oyuncuyuz. birden çok, sırf kaybetmemek için birbirimizi feda edebilecek kadar iyi oyuncuyuz. hani hep söyleriz, "tek çare terk etmek" diye. zaten biz terk ederek birbirimizi öldürürüz. fark etmeyiz. yine kimsesiz evimizde yaşar gideriz."


****


vakti zamanında annem "özlemek de insanlık halidir. abartmamak gerekir." demişti bana. hep bu sözünü tutmaya çalıştım. çünkü biz, mütemadiyen özlem duyanlardandık. attığımız her adım, gördüğümüz her tabela bize bir şey hatırlatırdı. bir yerlerden kulağımıza çalınan bir şarkı, bize hep onu hatırlatırdı. 

bir gün, tıpkı işlek bir ana caddenin ortasında nefesini tutmaya çalışan bir adam gibi, ben de özlemeyi bıraktım. kaydı, düştü ellerimden. iyice kulak kabarttım ama bir ses de gelmedi. allah allah. halbuki o kadar canlı, o kadar tehlikeliydi ki!
nefesimi uzun süre tutmayı denemedim hiç. ama eminim ki o çok daha eğlencelidir. zaten genel olarak sıkılırdık, bu bizi hareketsiz hale getirdi. 


****


sonradan anladım. bizi, yani beni ve diğerini, biz yapan şey bu bırakmaya çalıştığımız şeylerdi. özlemekti işte. hani o hep bilinen, her ailede olan eski zaman aşkları gibi. bilmem kaç yaşındaki bir amcanın karısını nasıl kaçırdığını anlatması gibi işte. öyle yalın. öyle istenilen. öyle kaybedilen.

öyle.


****


özlemek diyordum ben de işte tam. özlemek, bir insana yakışan yegane şey. fakat asıl özlemek, kabul ediliş ile başlıyor, pençesinden kaçışı olmayışın. bir sigara yakıyorum. "özledim!" diyorum yükses sesle, kimseden çekinmeden, hatta ve hatta biraz da duyulmayı isteyerek. özlüyorum çünkü gözlerimin gözlerine değmesini seviyorum. bir nefes daha alıyorum sigaradan. sonra...

işte sonra ne oluyor bilmiyorum. sonraları hatırlayacak kadar iyi bir hafızam olmadı hiç. "sonra parmaklarımı parmaklarına kenetledim." diyebilecek kadar hayal gücüm de olmadı -zaten bu cümle ancak ve ancak hayal ürünü olabilirdi-. aşkı ünleyecek bir zaman dilimi içerisinde her şey olup bitti ve ben yine yalnız kaldım, aşık bir biçimde.  


****


"ve sevgilim, şimdi gerçekten de oyunun sonuna geldik. vuslat mı dersin sıradaki? yoksa yine gitmek mi? oyun bitti sevgilim. ne benim  elimde, ne de senin elinde bir kart kaldı yine, birbirimizden başka. 

oyun bitti sevgilim.
ışıklarımızı söndürdüler."

26 Ekim 2012 Cuma

miş'ten/monolog-3

"ayin gibi, ibadet gibi, kavramsız yaşamak, zamansız ölmek gibi."

eskimeyen bir şeyler arıyorum hala. oysa kaldı mı şimdiki zamanlarda yıpranmayan bir şey? aitlik bile eskimişken, sadakat kelimesi bir şey ifade etmezken, vefa'nın hakikaten de sadece bir semt olduğu zamanlarda, "aşk"ı dillendirmek bile büyük bir suç olmalı bu dünyada. gizli saklı yaşanmalı, şüphe duyulan her sesten saklanmalı. sonsuza kadar...


***


bu kadar çok acı varken ve bu kadar çok insanlar acı çektirirken, neden kimse ağlamıyor? tanrım, göz pınarlarımı al bu bedenden. al ki milyonlarca insanın yerine ağlamaktan azad et beni. 


***


eskimek diyordum.. hani o çok sevdiğimiz metaforlardaki gibi. "kapağı paslanmış bir kavanoz"a koyduğumuz hayaller. sahi kaldı mı o hayallerden? biraz biz de tadına baksak. elimizde kırılıp dökülen umutlarımız bizi üzdü çok. sıkıldık da. o kadar çok sıkıldık ki bu oyun/lardan. bize de bir parça huzur veremez misin? anladım. paylaşmak istemiyorsun. sen de haklısın. bazı şeyler paylaşılınca anlamını kaybeder. gizli saklı kalması gerekir. hani aşk da böyleydi ya. hah işte. onu diyorum. bize biraz huzur ver be kadın. boğulduk burada. bir parça aşk da olur. yeter ki bir şey hissedelim. yeter ki hissizleşmiş parmaklarımız bir başka tene dokununca heyecanlanalım. yeter ki başımızı koymak istediğimiz omuzların hayallerini kuralım gece uyumadan önce. çok mu?

sesini duyuyorum. meçhullük nasıl bir şey? anlatsana biraz. süpriz yapmayı sever gibisin. biz ise süprizleri hiç sevmeyiz. her şeyi kontrol etme alışkanlığımız anneden gelir. kaçamıyoruz yani. şaşırmak insan oğluna yakışan bir hareket değil. bırakalım doğa istediği gibi kontrol etsin onu. sen bizi kontrol etme.


***


merhaba. ben tanis. henüz 22 yaşındayım. saatlerce boş boş televizyona bakmayı severim. elimde olsa aylarca odamdan dışarı çıkmam. biraz sigara, biraz çay bana yeter. artık yalnızım demek bile istemiyorum. o artık bir meziyet değil benim için. derimin üzerine işlenmiş bir dövme. hem de sol göğsümde. o kadar güzel, o kadar karanlık ki. hem çıkmıyor da!


***


"zor sevgilim. çok zor. gözlerini gözlerimle barıştırmak çok zor. sen asık yüzüme bakma. artık hep öyle. yok yok senin suçun değil. artık mizacım böyle. insanlar değişiyormuş demek ki. elbette, tamamiyle değişmedim. hala bir yanım tanis. hani o senin sevdiğin. ama çok muhalefet, çok eksik. diğer yanım karanlık. karanlığına çekildim. elimde değildi. ağladım. sigara içtim. ağladıkça daha çok sigara içesim geldi. sonunda kanser oldum. geçen ay öldüm. farketmedin mi? koca koca adamlar arkamdan ağladı. annemse o günden beri hiç konuşmadı. sen asık yüzüme bakma. insan her daim gülümseyecek diye bir kural yok ya! olsun. gün olur, yine gözlerin gözlerime değer, ben seni yine severim, sen sevmezken. olsun, canın sağolsun."


***


eskimek diyordum.. eskimek, zamanın kaçınılmaz kurallarından. eskimek de güzel de..

bu oyun çok zor sevgilim!


16 Ekim 2012 Salı

geceden giden/2


02:17

üşüyorum.
daha önceden de aşırı soğuklara maruz kalmış bedenim, şimdi tir tir titriyor. üzerimdeki battaniyelere sarılıyorum gayri ihtiyari bir biçimde. en azından onun öyle olduğunu sanması için hasta bir insanın ağır hareketleriyle yapıyorum bu işi.

ayak seslerini duyuyorum. kalp atışlarım hızlanıyor.
önce nefesini hissediyorum alnımda. sonra da dudaklarını..
ulan diyorum kendi kendime; yüzün olsaydı da kalkıp cevap verebilseydin o güzel gözlere..

03:42

saatlerdir bu kanepede, bu kasvetli odada uzanıyorum. sanıyorum içimizdeki kasvetle birlikte daha da dayanılmaz bir hal alıyor karanlık. o da çareyi ışığı açmakta buluyor.

yorgunluğumu belli etmemeye çalışıyorum. ellerim göğsümde, kenetlenmiş bir biçimde. ellerini arıyor saatlerdir. aradaki mesafeyi düşünüyorum. kalbinde açık bıraktığım her bir pencereyi, havaya hasret bırakılan o ciğerlerini.. 

acaba kalkıp sigara mı içsem? yok yok. sigara dumanıyla dağıtamayacağım kadar çok hüzün var bu odada. biliyorum.

04:21

sabaha daha çok var. biliyorum, çıldırmak üzere olan kelimelerini tutmakta güçlük çekiyor hala. halbuki o hiç sevmez gecenin bu renklerini. tıpkı insanlardan nefret ettiği gibi.. bilmez o hep ünlediği "insanlardan kaçmak" eylemini en güzel bu saatlerde gerçekleştirebileceğini. yıllardır geceyle bu saatlerde buluşmam hep bundandır. herkes uyur. hırsızı, polisi, yaşlısı, genci.. insan ancak bu saatte gerçekten yalnız kalabilir ve pencereden görebildiği yıldızları ancak o saatte net bir şekilde sayabilir. susuz bırakılan çiçeklerin suyla kavuşması misali, can da ancak bu saatte arz-ı endam edip gerçek bedeniyle kolayca iletişime geçebilir.

alnıma bir öpücük daha konduruyor. sanki elimi kaldırsam duyduğu sevgiyi parmak uçlarımda hissedebilecekmişim gibi. başını göğsüme koyuyor. tanrım, bu kadar sakin durabilen ben miyim? saçının her bir teli için ayrı ayrı ölebileceğim insan, bu kadar yakınımdayken ve bu kadar "iç" iken, ben nasıl sakin duruyorum?

cevaplarını bilmediğim sorular silsilesine bir yenisini daha ekliyorum. farkında olmadan inliyorum. o uyurken hep uyanmasına sebep olduğum şekilde. 

sanki...

sanki bir şeyler söylemeye çalışıyor, duymuyorum... ya da ben mi uyduruyorum böyle şeyleri?

önemi yok.


-onu özlüyorum anne.
onu çok özlüyorum. 
denizlere kavuşamayan nehirlerim gibi
gözlerine olan susuzluğumdan hep.
sana bağırdığım için özür dilerim.
ama ne yapayım
onsuz iken cümlelerim bile şaşıyor
her bir notaya yanlış basıyorum
kulak tırmalayıcı hareketlerim bundan.
affet beni.
çok özlüyorum.
ve biliyorum ki bir an karşımda görsem onu, tüm bu hasret bitip gidecek, ama yine hiçbir kelime ünlenemeyecek. kumral saçlarının ahengine bırakacağım yine, tıpkı boğulmanın kaderi olduğunu bilen ve akıntılara karşı çıkmamayı tercih eden bir zavallı gibi.
affet beni.
kendi döngümdeyim yine. 
affet..-

05:51

maviliğin tonunun değiştiği gibi nefes alışlarım da değişiyor, tıpkı onun gibi. soluduğumuz hava pişmanlık, her bir zerremiz hasret.

-onu o kadar çok özlüyorum ki anne.
hani diyor ya o meşhur şair;
"aslında aşk da iki yalnızın ortak bir yalnızlığı paylaşmasıdır" diye.
o olunca dört bir yanım renk değiştiriyor. 
yeşillerim maviye,
siyahlarım ise tatlı bir kumrallığa çalıyor.
çok mu zor anne?
özlemenin de bir sonu vardı derdin?
o son ne zaman gelecek anne?-

7 Temmuz 2012 Cumartesi

savaş sırası/sonrası - mektuplar 2

Laurana'ya, 
sevgilime.


seni ne kadar özledim bilmiyorum. yokluğuna alışmak zorunda kaldım, zorunda bırakıldım bu lanet olası savaş yüzünden. yüzündeki gamzeleri görüp, altın sarısı saçlarına sarılmak o kadar büyük bir hayal ki benim için, gerçekleşmeyeceğini bile bile her sabah bu düşüncenin verdiği güçle uyanıyorum, salladığım her kılıç, aldığım her can sana, o güzel gözlerine ulaşabilmek için.


eskiden, özlemin bu kadar ağırlaşmamışken, yokluğun kılıç tutan elimin yokluğu gibiydi. henüz aramıza yıllar girmemiş, sakallarım beyazlamamıştı. oysa bende elf kanı var. insan yanım daha ağır basıyor artık. şimdi yokluğun sol tarafımın felç olması gibi. düşünmüyorum, sadece uyguluyorum yapmam gerekenleri.


aklıma düşüyor sözlerin, gülümsemen. sık sık. kırmızıyı sevmediğimi farkediyorum birden. sus pus olmuş dillerden adının dökülmesini beklerken ellerime bulanan kırmızıyı. aynaya bakmaktan korkuyorum, seni görecekmişim gibi bir his var kendi yüzümde. oysa ne güzel derdin "yüzündeki çizgilerin, gülüşün, gözlerin, hepsi 'ben'im" diye.


kendimden nefret etmekten yoruldum. sensiz geçirdiğim her saniyenin diyeti bu olsa gerek. şimdi, güneş doğarken, rüzgarın kaldırdığı toz bulutları gibi ruhum. ellerimden kayıp gitmesine izin veriyorum bazen, çıldırmamak için, seni görmesine. kendimi bir çok şey için alıkoyuyorum çünkü hala umut var.


zihnimin en karanlık köşelerinde bile yankılanıyor sesin. ağlıyorsun, biliyorum. saklamaya çalışsan da, bilmekten çok hissediyorum.


keşke diyorum bazen, keşke özlemeyi de kontrol edebilsem..


"en kırılan yerlerimde susuyorum ben seni" diyorsun.. konuşamıyorum..


sadece..


özlüyorum.

31 Mart 2012 Cumartesi

toprak


bugün son.

gözlerinin görmemesine neden olduğum günden beri susuyorum. anlam veremediğim bakışlarının katilinin kendim olduğunun farkındayım en azından. o çok sevdiği hayal dünyasında yaşamasına izin verdim uzunca bir süre. biliyordum.

ama bugün son.

odamın en karanlık köşesinde, bacaklarını kendine doğru çekmiş. ağlamıyor artık, gözyaşlarındaki pınarlar engel bu sefer de ona. nefes alamıyorum, son zamanlarda bu çok oluyor bana. bir sigara yakıyorum. derin bir nefes, üzerine derin bir nefes daha. dudaklarımdan saldığım dumanın, odadaki tek sandalyeye dökülmesine izin veriyorum. sessizce izliyor, yüzünü görebiliyorum en azından. bakışları hala tanıdık. fakat bana bir yabancıymışım gibi baktığı zamanlar da oluyor, hissediyorum. 

çıldırmaya birkaç kala başladı bu panik ataklar. eskiden kahkahalarıyla çınlattığı bu oda, artık bir ölü kadar sessiz. oysa ne çok severdi yağmur sonrasını, tıpkı bir amanın renklere olan tutkusu gibi.

bırakıp gitmenin anlamsızlaştığı günlerin çoğunda, aklını yitirme safhasına gelmiş bu kadını izledim. gerçekten aklını mı yitiriyordu yoksa "gerçekler"i mi görmeye başlıyordu emin değilim. aşikar olan tek bir şey varsa o da artık hiç konuşmadığı, sadece su içtiği ve günden güne gözlerimin önünde eriyip gittiğiydi. sesine olan özlemim o kadar çoktu ki, sanki yine, beni duydu.

-bir ömürlük hikayeydin. sonunu yazmayı sen tercih ettin. artık tüm renkler senin. kaybettik.,

o kadar çok işlemişti ki sesi sesime, hangimizin konuştuğunu bilmiyordum. beynimin içinde yankılanan lisanı, omuzlarımı düşürmeme neden oluyor. ne adım atacak halim, ne de tek bir imaj görmeye. gözlerimi kapatıyorum.

-bir sigara daha-

tam o an her şeyin ne kadar ince bir ipliğe bağlı olduğunu anlıyorum. onun hayatına son vermesi gibi, benim de aklımı yitirmem o ipliğe bağlıydı. sorular sormanın zamanı değildi hiçbir zaman bizim için. yaşamak gerekiyordu, nefes almadan, tek bir anı bile boşa geçirmeden. hiçbir zaman çözemedim ama, biz mi monotonlaşmıştık, yoksa ellerimiz mi yaşlanmıştı. o yılların verdiği bilgelik yüzüne yansımış insanların surat ifadeleriyle hep sorduğum sorunun cevabını almıştım kendi kendime. 

ellerimiz yaşlanmıştı.

odanın ahşabıyla yıpratmıştık tenimizi. gözyaşlarımızı hediye ettiğimiz havaydı bizi bu kadar solgunlaştıran, yok eden. birbirimize ettiğimiz tehditlerdi biraz da bizi bu kadar yıldıran, yaşam enerjimizi çalan.

evet evet. başka bir neden olamazdı tenine dokunan tenimin soğuk olmasına! 

ne zaman ki yağmur durdu, işte o an azad ettim gözlerine hapsolan gözlerimi. bir yaşam olmalıydı bu odada. ona da yetecek bir yaşam. onun yerine soluk almalıydım artık. onun yerine de gülümsemeli, onun yerine de hüzünlenmeliydim biraz biraz. hayatım boyunca kaçtığım sorumlulukların en büyüğünü sahipleniyordum o an. ben ki, artık gülümsemenin bile bir külfet haline geldiği bünyemde, onun yerine de yaşama sorumluluğunu üstleniyordum.

orada, o karanlıkta ne kadar oturdu bilmiyorum. onun kadar ben de zaman kavramımı yitirmiştim. uyuyacaktı, her halinden belliydi. o aslında böyledir, bu kadar korkaktır. düşünceleri kendisine ağır gelmeye başladığında kaçar. savaşmak istemeyecek kadar yorgun, hüznünün üstesinden gelemeyecek kadar nefessizdi. sanki benimle olabilmek için kilometrelerce yürümüş ve her saniye ciğerlerindeki hava git gide ona daha çok batmıştı. o da sonunda nefes almayı bırakmış, öylece yaşamaya çalışıyordu. ve aslında kendisi bilmese de, buna mecburdu.

uzandığı yatak kendisine çok büyüktü. üşüdüğünü hissettim, üzerini örttüm. 

-bir sigara daha-

kendime ait birçok iz gördüğüm bu yüzü seyretmek güzeldi. o kadar derin uyuyordu ki, kalkıp gitsem şimdi, hiçbir şey demeden.. 

bunca yol gidilmişken, bunca emek ve bunca sevgi varken, hangi insan çekip gidebilirdi bu güzellikten?

yanına gidiyorum. o çok sevdiğim saçlarını okşarken mırıldanıyor rüyasında. anlamıyorum söylediklerini, anlamak da istemiyorum aslında. düzenli nefes alışlarını seyretmek, bana inanılmaz büyük bir güç veriyor.

hatırlıyorum tekrar ne kadar çok sevdiğimi onu. ne kadar çok özlediğimi gözlerini, ne kadar çok..

yanağına masumca bir öpücük konduruyorum. uyuyor belki, ama sıcaklığımı hissedeceğini biliyorum. 

o andan sonra iki kişi için yaşamama gerek kalmadığını anlıyorum. nedeni olduğum hissiz gözlerinin uyandığında eskisi gibi hayat dolu olacağından eminim.

ellerini ısıtıyorum. tek bir dokunuşumla zihninde hapsettiği karanlık tarafı kesip atıyorum.

huzurluyum, cebimdeki son sigarayı yakıyorum. tütünü bırakacağım aklıma hiç gelmezdi. kalkıp pencereyi açıyorum. yağmur dinmiş, yerini toprak kokusuna bırakıyor yavaşça. izin veriyorum odamın onunla dolmasına. 

biliyorum. bugün son.

biliyorum. çünkü artık toprak kokusundan kaçmıyorum.

5 Mart 2012 Pazartesi

savaş sırası/sonrası - mektuplar

Laruana' ya, özlediğime


yokluğun dayanılmaz bir susuzluk gibi artık. yüzünün hatları bu kadar belliyken benden beklenen o kutsal unutma görevini yapamıyorum. gözüm hiçbir şeyi görmüyor zihnimde ismin sürekli ünlenirken. kabullenmeye tahammül edemeyen ellerim, hala buz gibi. gözlerim, savaş sonrasını yansıtan birer cam, üzerinde gözlerinin yansımasıyla, önümdeki yollara bakıyorum. 


hiç iyileşmeyen bir yara gibi duruyor hala parmaklarının dokunduğu tenim. kapanmayacağını bildiğim halde, tekrardan aynı hissetmek uğruna hayal ediyorum parmak uçlarını, parmak uçlarıma dokunuşlarını. 


bazen en zor olan şey, sesinin tınısını hatırlamak oluyor.  hafızam işlevini yerine getirmiyor, ve insan bir süre sonra alışıyor susuz yaşamaya. 


kazandığım savaşlar kadar kaybettiklerim de oldu, ve Laurana, inan bana sen, en ağır kayıbımdın. ilginç bir biçimde, sana kaybetmekten hiç bıkmadım, üzülmedim. aksine zevk aldım, seninle olup bunu sevdim. 
-bilerek başladın her şeye-


zaman geçtiğinde, ve hala kaybettiklerimi gözlerinin ferinde ararken, hiç bir şeyin değişmediğini, değişmeyeceğini fark ettim. bu zor oldu. düştüğüm çukurdan-ki hala çıkamadım- gökyüzüne baktığımda gördüğüm şey aynıydı:


umut.


hiç kaybetmediğimiz, birbirimizin yüzünü uzun kılıçlarla parçaladığımızda bile yanıbaşımızda duran, "hani belki yaşarız" cümlesini söyleten.
-bazen seni hiç tanımadığımı farkediyorum-


ama şimdi, bana onlarca şehir, onlarca ülke kadar uzaksın Laurana. tekrardan o çok sevdiğim yüzünü görebilmem için vermem gereken çok savaş var. ve ben bir ölüden farksızım.


Kitiara'yı arıyorum.


hiç sevmediğin, hiç sevemeyeceğin aslında, karşıtım olan kadını arıyorum. biliyorum o, hala yaşıyor. bunca yıl içimde, en derinlerde sakladığım kadını arıyorum. bulacağım onu. ve çok sonraları senden/kendimden kaçmayı bıraktığımda hak ettiği saygıyla onu gömeceğim, en yakınıma.




                                                                                        Tanis

15 Şubat 2012 Çarşamba

-hafif bir inlemeydi parmaklarımın arasından kayıp giden.


göremeyişimin bir nedeni olmalıydı. çoğu zaman sakındım bakışlarımı başkalarından uzun süre, sırf gülümsemenin tadı gözyaşlarımda kalsın diye. 


ama bu farklıydı. bu başka bir suskunluktu. çok tanıdıktı cümleler. kumdaki ayak izlerini görebiliyordum üzerinden geçtiğin, onlar hep orada kalacaktı, ta ki sen üzerinden yürüyüp geçtikten sonra. sevmiştin aslında rolünü, herkesinki kadar. benim kadar. yalnızlığın alışkanlık olduğu bünyelerde sık görülür bu kendini adamışlık. en ufak bir dala tutunmak, bırakamamak, istememek hatta. tıpkı bir tiryakinin son sigarasını filtresine kadar içişi gibi, o da sevgisini son damlasına kadar harcıyordu. bağışlıyordu, çabalıyordu, seviyordu, kıskanıyordu.


hissizlik doruk noktasına ulaştıktan sonra gözlerini açtı. 


-artık o derin uykulara yatmıyorum. çünkü biliyorum artık beklemeyeceksin beni.


istemek yeterdi hep hani? 
doğrudur, kalbin sesini dinlemek, beynin sesini dinlemekten daha kolaydır. 


ayrılığa kurban ettiği cümleler kendisinin değil, yazılması gereken, baş kahramanı "o" olan romanın ilk cümleleriydi.


aslında ne başlangıçları, ne de sonları sever. çünkü her ikisi de hüzün içerir. başlangıçlar bir önceki sonun kardeşiydi. çünkü hiçbir başlangıç, bir bitişten önce gelmiş olamazdı.


sonraları, çok sonraları anladım sesimin çıkmadığını, duyuramadığımı kendimi. o kadar çok karanlıktı ki. kafiyelerimin doğuşunu bile unutmuştum. esasen değil sesimi duyurmak, nefes almam bile mucizeydi. 


bunu anlatmadım.


bazen.. bazen anlatmak sevmek kadar zor oluyor. kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi hayatın gözlerinizin önünden akıp gitmesine izin veriyorsanız ve hala mutlu olduğunuza inanıyorsanız, iyi bir yalancısınız demektir.


-ben hiç olmamışım. oluşum kutsanmıyor şu an dudaklarda. ben isimini kutsarken...


kolay olan suçlamaktı. incitici sözlerin ünlenmesiydi kaçış. ağıtlar yakıp "öl"enin ardından, nefesini kontrol etmemekti. aslına gitmesini istemekti. bunu kendine dahi itiraf etmemekti.


bir sihre inanmak, onun gerçekliğini değiştirmiyor. hele ki hayran olduktan sonra o gizeme.


doğru, "o" , sihirdi her defasında yüzüme gözüme bulaştırdığım.


şimdi...


şimdi aynı anda el yazısına başlıyoruz. tekrar. ben uzakları sevdim hep, varlığının bahşedildiği uzakları. 


şimdi uzakları sevmeyi bırakıyorum. 


çünkü şimdi, seninle aynı sokakta oturan o tanımadığın çocuğum.



8 Şubat 2012 Çarşamba

ne kadar da kırılmış ve ne kadar hüzünlü bir kelimeydi yokluğun. tarifini beceremediğim renkler gibi. içimi kıpır kıpır eden, biraz garibime giden, bolca sevdiğim o cümlelerin gibi.


senin ünlemelerin, benim sigaram.


ne olurdu bir yudum daha alsaydım gözlerinin ferinden? kaçıp gittiğin o şiirden, hiç mi gelmez şimdi seslerim dudaklarına? hiç mi üşümez ellerin? hiç mi gülmez yüzün artık?


tırnaklarını yiyen bir çocuğun umursamazlığı gibi, ben de bıraktım gitti hayatı, önümde uzanıp akan bir nehir gibi. gelişine yaşamak bu olsa gerek. tadı kekremsi. oysa ne çok severdim karmaşıklığını, karışıklığını. sürekli dağınık, olabildiğince göz kamaştırıcı.


saplantılı bir hal aldıktan sonra sevgi denilen şey, bırakıp gitmek en doğru olanıydı.


hayır, en kolay olanıydı.


hangimizin cesareti vardı ki geride durup gözlerimizden çıkan şimşeklere tahammül etmeye? daha kaç tel saçımız beyazlayacaktı bir tek gülümseme ve mutlu an için? ikimizin seçimleri de aynıydı. ne bir eksik ne bir fazla. uğruna savaştığımız şeyin sonundaki halimizi gördükten sonra, ki bu en acı verici kısmıydı.


bırakıp gitmekti en doğru olanı.


kaçmaktı. savaşmamak, bol bol ağlamak ve bol bol boşluğa bakmaktı. artık düşünemeyen, tek derdi incitmek olan insanlardık. gözlerin/mdeki gülümseme tad vermiyordu.


aynı şarkıya saplanmak gibiydi seni sevmek. başka bir şey dinlemeye çalışmak, ama becerememek, mahkum olmak, bundan da zevk almak gibi. evin önüne 2-3 metre karın olması gibi. can sıkıcı, ama bir o kadar da güzel!


gittin. olanca acımasızlığınla.


insan bazen söylemek istediklerini söyleyemiyor. söylemek istemiyor ya da. bu da öyle bir şeydi. gitme diyemedim. belki senin gitmeni istedim. belki de hep söylediğim gibi damarlarımdaki bir zehirdin, arınamadığım kendi başıma. gittin ve ben tek başıma kaldım.ama kalan kişi yaşayanlar ülkesindedir. kalan kişi yaşayacaktır. kalan kişi unutarak yaşayacaktır.


özlemek kutsal ise unutmak da kutsaldır.

14 Ocak 2012 Cumartesi

dans ederdim saçlarınla, bir sevgili gibi, sen beni sevmiyorken.

ağlardım deli gibi, ki ramak kalmışken çıldırmaya, senin benim için gözyaşı dökmediğini bile bile. çok sonraları, gözlerimin önünde erimesine izin verirken koskoca bir dünyanın, elimi eteğimi çektim hayatından, hayatlardan. yenilme psikolojisiydi benimkisi. pes etmek ya da çekip gitmek kadar kolay değildi düğüm. her ismini ünlediğimde başka kelime söyleyememek kadar zor, nefessiz kalmama rağmen tekrar koşmaya çalşmam kaar imkansızdı aslında unutmak.

aklıma düşmeyen sıradan bir ağrıymış gibi kabullenmeye başladıktan sonra başladı bu kasvet. nasıl geldi oturma odama, nasıl benimle bu kadar uzun konuştu, nasıl onur konuğum oldu hiçbir fikrim yok. kaybetmenin verdiği acı yok oldu, sen, ben, o imkansız aşk dahi yok oldu. hitabetlerimin sahibi, vücut ısım, gözyaşım, hatta ve hatta gülüşüm oldu. fark etmeden hayatım oldu o kasvet.

ve yine, fark etmeden, gömüldüğüm kasvetin içinde gözlerim kör oldu. bir amânın el yordamıyla yönünü bulması gibi ben de seni aradım hep. her defasında parmak uçlarım parmak uçlarını aradı. arayışlarımın korkusuydun sen. soğuk duvarlara değen tenim, yine pul pul döküldü. çok sonraları anladım bir şizofren gibi seni karanlıklarımda bıraktığımı. sürekli kürk giyen o arjantinli gibi, ben de kendi rüyamdaydım.

anladığımda bir hayatı yok ettiğimi, ki bu onun yok oluşuna izin vermemle aynı şeydi, uzun süre sonra izin verdim yüreğimin beni ele geçirmesine.

o kadın haklıydı. kelimelerimin tonlamasını yitirmesi, gözlerinin feriyle buluşma korkum ondandı. onun haklılığıydı sihrimin yitmesi. onun sözleriydi biten sigaram ve sessizliğiydi benim budanan dallarım.

sahipsiz bir kedi gibi terkedişim/terkedilişim, tahmin ettiğinden de önceydi. zaten kediler, yaşlandıklarından ölürlerdi.

hatırlıyorum, henüz yaşanmadan önce ben de aramıştım her bakışta izimi. hediye ettikten sonra çekip gidişi bile önemsizi aslında. özlemek bir heyecan, çağrışan her kelime baş tacıydı. mevsim değiştikten sonra bile içimi ısıtan tek şey bir nağmesiydi sesinin. hayatının değersiz figüranlarından olmak, ama bundan zevk almaktı onunla birlikte olmak. bazen hala mümkün müdür tekrar sevmek diye tereddüt etmekti onunla solumak. tehlikeliydi, yakıcıydı, can acıtıcıydı ama sonuna kadar cezbediciydi. en mavi zamandı o ve ben daha ayılamamıştım bile.

yanlış okunmuş bir şiir gibi şimdi düşlerim. olması gerekenden uzak, benden uzak, senden uzak. ağıt yapmak bile içimden gelmiyorken, şimdi yağmurdan zevk alan bir mazoşist gibi ruhum. kurtuluşu olmayan bir hastalık artık melankolim, dairemin dışında ne bekleyen, ne de gözyaşı döken.

beni bekleyen karanlık gecelerden kurtulmak mümkün değilken, tutunacağım tek dal, bana cesaret verecek tek şey yaşamın kendisi olması gerekirken, başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. geriye kalan ne ben, ne de sen; yalnızca özgürlük.

hiçbir şey değişmedi, evreni ikna edemedim seninle olmaya.

sonunda sen bana dönüştün, ben de sana.

23 Kasım 2011 Çarşamba

uyanmak hiç olmadı aslında. geç farkettim her şeyin bir rüya olmadığını. hücrelerime sızan seni hiçbir zaman çıkaramayacağımı biliyordum ama. bazı şeyler hiç değişmez. yıllansa da, güzelleşen şeylerden bu da. bir şarap tadında, damağında bıraktığı tadı sevmeyerek ama yine ona katlanarak boğazından geçmesine izin vererek, ve hatta bunu giderek daha çok sevmek.


günler geceler boyunca seni düşünürken, içtiğim her sigarada ve attığım her adımda yanımda olan yalnızlığın bilmediğim biri tarafından ceketimin iç cebine iğneyle iliştirilmiş olduğunu farkettim sonra. eğreti durmuyordu artık, benim bir parçam gibi. çkarıp atabileceğim, fakat buna hiçbir zaman cesaret edemediğim. korkum canımın yanacağından değil, seni de o iğneyle söküp atacağımı düşündüğümden. o kadar çok özdeşleşmiştin, o kadar çok yalnızlığım olmuştun ki, ne seni, ne de onu kaybetmek istemiyordum.


bağışlamanın insanı rahatlatacağını düşünürdüm hep. geçmişte kalanları gömmeye çalıştıkça daha da yeryüzüne çıkardım onları. ne sen bildin bunu, ne de başkası. hepsi birer kelime olup hafızama düştüler, öylece. günler geçtikçe kelimelerim de değişti, hepsi sana dönüştü. tenime dokunmayan teninin hayali bile kayboldu arasında. eksik cümlelerim sende olduğuna inanıp önünde diz çöküp yalvardım, yalvardım, yalvardım.. ellerinde taşıdığının ruhum olduğunu görünce sustum.


korktum.


yok olmaktan, dahası yok olmandan korktum. bir vuslata olan inancımı çoktan yitirdiğimden, tıpkı bir şizofrenin bileklerini kesmesi gibi ben de kendimi senden kestim. hesaba katmadığım tek şey seni de inciteceğimdi. yine de hep bilirdim. bildiğimi bildiğini.


belki de hiç olmamalıydım. mahrum kalmalıydım bir çift siyah gözden. mahrum kalmalıydım gece karası saçlardan, hiç bilmemeliydim ve hiç farkında olmamalıydım. gülümsemen başımı bu kadar döndürmemeli, hatta yol yakınken geri dönmeliydim. bu kadar çok istememeli, bu kadar çok ağlamamalı ya da bu kadar çok dinlememeliydim.


"donakalmış bir melodi suskunluğunda doğru notaya susamak gibiydi kelimen olmak."


bu kadar çok işlemişken içime, kokun çıkmaz gözlerimin ferinden.

16 Kasım 2011 Çarşamba

elbet benim de bir suçum olmalı.


bir yerlerde atladığım ayrıntılar, hani o şeytanın gizlendiği mecralar, ya da bir şeylerim eksik olmalı. ya çok yaptım her şeyi, ya da hiç.


rutinleşmiş günlerimle birlikte önce sessizlik geldi. acısız olan ayrılıkları tadamadım hiç ama. bu sessizliğin bana hiçbir faydası olmadı kendimi dinlemek dışında. o kadar çok dinledim ki, sıkıldım. sonra sıkılmaktan dahi sıkıldığımı farkeder oldum. obsesifleşmek ise bir sonraki aşamamdı. sürekli aynı şarkıları dinleyip sürekli aynı yemekleri yemekten hiç bıkmadım. çünkü hiçbir zaman istemediğim şeyleri yapmadım. en azından buna hakkım vardı ve bu hakkı sonuna kadar kullandım. bazı şeyleri zorlamak yerine oluruna bırakmanın en güzeli olduğunu da bu dönemlerde anladım. hani o sessizliğin beni ele geçirdiği dönemler.


****


bir gün, sanki üzerinden yıllar geçmiş gibi-ki sanırım geçti- düştüğümden yerden kalktım ve doğruldum. üstüm başım toz içindeydi. yaralanmıştım, kan pıhtıları rahatsız etmiyordu beni, sadece geçmişi hatırlatıyordu. umursamazlıktan geldim her şeyi.


derin bir nefes.


ilk gülümseme çok önemliydi. her zaman önemliydi aslında benim için. ufak şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş, işin aslı zorunda bırakılmış, biri olduğumdan beri ilk gülümseme yaşamın teminatıydı. yaşamın devam edeceğini biliyordum artık, çünkü yüzündeki gülümsemeyi tadabilmiştim. en azından.


yeni doğmuş bir bebek gibiydim. konuşmayı bilmeyen, ağlayıp sızlayan, şefkat isteyen, tüm bunların hepsini gören ama yine de üzerindeki kan pıhtılarına kafasını takan bir insan. geçmişi silmek ne kadar imkansızsa, tüm bunları kabullenmek de o kadar zordu. yerden hiçbir zaman kalkmayacağımı düşünürken ayaklanmam bile bir mucizeydi. klişe türk filmlerindeki türden bir mucize hem de. biraz absürt, biraz zorlama, biraz da hikayenin sonunu uydurmaktan. o his hep vardı. ama yine de beni zorlayan hiçbir şey yoktu. ne işkenceden korktum, ne de ölümden. bunu da, her ne kadar yürüyen bir ölü olsam da, istediğim için yapmıştım.


derin bir nefes.


her adımım bir acıydı. her koşmaya çalıştığımda bacaklarım dallara takıldı tökezledim. yavaş yavaş yürümeye çalıştım ben de. aslında mecburdum buna. üzerimdekiler o kadar çok ağırdı ki, ben her seferinde zorluyordum kendimi yine de.


düştüm.


bacaklarım kanadı. bu defa annem yoktu yanımda. oturup ağlayacak yaşı geçmiştim, sadece dizlerimden akan kana lanet etme imkanım vardı. küfrettim beni düşürene, kim olduğunu bilmesem de. ama azimliydim. kalktım tekrar, yine düşeceğimi bile bile.


karşı çıktığım en önemli nokta ise bunun bir mazoşistlik olduğu konusuydu. her seferinde düşmeyi göze alabilecek güç varken, neden kendimi sakınayım diye düşünürdüm hep. bundan acı almaktansa küçük çocukların yürümesi misali, düşe düşe öğreniyordum yaşamı ben de. bu da benim yaşamımdı. bu da aslında benim acımdı. tekrar düşeceğimi bile bile yürümeye çalıştım çünkü inancım vardı. gecenin biteceğine, gündüzün hayatıma hakim olacağına dair. inanç değil midir zaten insanı yöneten? inanç değil midir zaten insanı aşık eden?...


çok sonraları anladım beni düşürenin sen olduğunu. ve aslında benim de umudumun pamuk ipliğine bağlı olduğunu. çok sonraları anladım aslında senin de benim kadar yorgun ve isteksiz olduğunu.


derin bir nefes.


bir kör tadında yaşarken hayatı her şeyin, her gerçeğin gözüme sokulması kadar yıkıcı bir şey yok. ve sanırım tüm bu gerçekleri götürdüğü şeylerdi benim orda düşüp kalkamamam. ve hatta, sana olan sevgimin ve inancımın bile değerini alıp götüren gerçeklerdi bunlar. tekrar aynı şeylerin yaşanacağı bilinci, neredeyse bir yılımın daha karanlık içinde kalacağı bilinci daha da yıkıcıydı. yapılan tüm planların, kurulan tüm hayallerin gerçekleşmeyecek olması, gidilecek onca yer, birlikte yapılacak onca işin olması.. işte bu öldürücüydü.


son bir nefes.


bıraktım. dağınık kaldı.

10 Eylül 2011 Cumartesi

bir garip hüzün. bir garip gün.
insan ne yaptığını bilmez mi tüm gün, hatta tüm hafta boyunca? bir hafıza kaybı mı bu acaba.


daha da sessizleşmemi, o çok sevdiğim şarkı sözü gibi, daha kısa cümleler kurmama neden olan şeyin ne olduğunu bilmiyorum. doğdum topraklardan, çocukluğumu hayatımı harcadığım sokaklardan uzaklaşır, hatta nefret eder oldum. kimseyi göresim yok, onların beni görmek istemedikleri gibi.


bir bina inşa etmeye çalışıyorum her seferinde. her seferinde temelini sağlam atıyorum. bu bina benim hayatım, aşkım, aşım, işim ve her şeyim. emek veriyorum bunun üstünde. çabalıyorum, çabalıyorum ve daha çok çabalıyorum. daha iyisi için, daha iyi nefes alabilmek için. zaten ağırıma giden şey de şu ki birisi geliyor, tek bir fıskeyle o binayı yerle bir ediyor.


bazen öyle sıkılıyorum ki tıpkı bir kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi ben de kendi kendime kalayım diyorum. sadece ben. ne birisi arasın, ne birisi olsun kollarımda, ne de bir başkası sıcaklığını versin. insanların beni düşünmelerini istemiyorum. ben kendi iyiliğimi düşünemiyorsam niye yaşıyorum?


****


"git, mutlu olacaksan beni düşünme."


****


elimde kalem, yazmaya mecalim yok. bazen öyle oluyorum ki, nefes almaya üşenir miyim diye düşünüyorum.


hayatımın bu kısmını bir dağ evinde geçireyim isterdim. sabahları yürüyüşe çıkayım, gece ateşimi yakayım, şarabımı açayım. fonda hafif bir müzik olsun, başımı ağrıtmayacak, ama canımı sıkmayacak da. oturayım. sadece, sessizce oturayım. yanımda onlarca insan olsa da o an sessiz kalmayı başarabileyim. birisi bana "neyin var?" diye sorduğunda bakışlarımla anlatabileyim aslında hiçbir şeyimin olmadığını. hiçbir şeye sahip olmadığımı ve hiçkimsenin aitlik duygusunu çalamamış olduğumu anlasın gözlerimden. zorlanmayayım ama. ne gözyaşım aksın, ne de bir gülümseme okunsun yüzümden.


sonra, kendi kendime ne fark eder diyorum. nasılsa her şey, yalnızlığımı yaşanabilir kılmak için yaptığım şeyler değil miydi diyorum.


gitmek fiilini ne çok seviyorum.


****


"karanlık örtse de üstünü, gecede devam eder renk."


****


o kadar mı yoruldun be oğlum diyorum kendi kendime. o kadar mı kördün ve o kadar mı "sus"tun?


eskiden, benim için hep süregelen bir döngü vardır. gündüzleri hayata tutunmaya çalışırdım her şekilde. ne kadar boş olsa da, ne kadar yapma olsa da gülümserdim. gülümsemenin insanı gençleştirdiğine inanırdım, hala da inanırım.


ama gece oldu mu... gece hep hüzün getirirdi ve tüm renklerimi söker giderdi.


çok sonraları anladım bunu, kendimden kaçtığımı. anladım sırf insanlara anlatmamak için gülümsediğimi, çünkü gülümsemenin ağlamaktan kolay geldiğini.


insanların bana acımasını hiçbir zaman sevmedim. belki fazla gurur yapıyorum, belki fazla ince düşünüyorum-ki bu benim kadar gamsız bir adam için mümkün olmasa da- belki de gerçekten salağım. ama insanların bana acımalarına tahammül edemeyecek kadar gururluyum ve sırf bu yüzdendir bu dengesizliğim. sırf bu yüzdendir kendimden dahi kaçmam. itiraf edemediğim, hiçbir zaman etmeyeceğim şey ise şefkate ihtiyacım olduğu. sevilmeye. tam benim sevdiğim, beni gerçekten sevdiğine inandığım birine rastlamışken kendisini hayatımdan çıkarmak zorunda bırakılışım ise(kendisi tarafından) tam bir trajedidir aslında.


boşverdim. herşeyi.


****


"tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor. nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini."


****


keşke uyandırmasalardı beni. gözlerim kapalı yaşasaydım hayatı, tıpkı sokak aralarında dolaşan bir deli gibi. mahzunluğuma mazeret uydurmak zorunda kalmasaydım, çocukların kulaklarıma küpeyi yakıştırdığı bir deli. o kadar çok sokak olsaydım ki, her kaldırımın aşınmış parçasını bilseydim. gökyüzüyle sonsuz dostluğumu pekiştirebilirdim belki. bana saat kaç diye sorduklarında gerçekten bilecekmiş gibi gökyüzüne bakıp tam saati söylerdim.


mesela bu gözler onu görmezdi, mutluluktan çok acıyı getireni, parçalayanı ve hiçbir zaman olmayanı. bir yanılsama gibi kalırdın hep benim için. kokusu değişmeyen, bir tek sesinden tanıyabileceğim bir yabancı.


rüyama da gelmezdin mesela o zaman. başımı ağrıtan kabusların sebebi olmazdın.


aslında sen hiç olmazdın. her anı, her hatıra, her şarkı sözü silinip giderdi. hala dipte yaşamaya çalışarak devam ederdim hayatıma. sadece 3 akordan oluşan bir şarkı gibi. sadece yemek yemek ve uyumak için duran forrest gibi. aynı döngü.


hiç sahip olmadığımız aitlik hissi. olamadığımız.


artık hiçbir soru sormayacakken ve aklıma gelse de ünlemeyecekken, şimdi, zihnime üşüşen soru cümlelerinin cevabını dahi istemiyorum. ölmek üzere olan bir adamın son isteği gibi, ben de hiçbir şey istemiyorum.


****


sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur.